Bizi Takip Edin

ERKEK AKLI

Can Yaman hakkında bilinmeyenler!

Umut Doğan Yıldız

-

 

Özgüveni, sporcu karakteri ve hırsıyla gerçek bir Men’s Health erkeği olan, son yılların en dikkat çeken oyuncularından Can Yaman’ın hikâyesi ve Can Yaman hakkında bilinmeyenler.

Hayatın biz plan yaparken başımıza gelenlerden başka bir şey olmadığı lafını duymuşsunuzdur. Bu hepimiz için doğru olabilir, ancak bunun gerçekliği bazı insanlarda daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Son zamanların en çok konuşulan erkek oyuncularından biri olan Can Yaman da bu durumdan nasibini almış. Çocukluk yıllarında basketbolcu ya da futbolcu olma hayalleri kuran, sonrasında avukat olmak isteyen ve bunun için adımlar atan Can Yaman, bugün Türkiye’nin en başarılı oyuncularından biri olarak karşımızda. Yaz döneminde yayına giren yeni dizisiyle adından daha sık söz ettirmeye başlayan bu adamın hikâyesini kendinden dinleyelim.

Küçükken hayalin neydi?

Çocukluk hayalim futbolcu ya da basketbolcu olmaktı. Sonrasında hayallerim gelişti ve değişti. Uluslararası avukatlık yapmak hayallerim arasındaydı. Mesela Amerika’da baro sınavına girip New York’ta avukatlık yapmak ya da İtalya’ya gidip orada avukatlık yapmak hep hayallerimin arasında oldu. Bir dönem savcı olmayı da düşündüm ama İstanbul dışında yaşayamayacağıma karar verdim ve bu hayalimden vazgeçtim.

Hukuk okumaya nasıl karar verdin?

Avukatlık mesleğini seçmemdeki en büyük etkenlerden biri, avukatlığın her zaman çok önemli bir statü, bir ayrıcalık, çok önemli bir meslek olmasıydı. Okumayı seviyordum, konuşmayı, sorunları çözmeyi de seviyordum; toplumsal olaylara duyarlıydım. Avukat olma noktasında bunlar çok önemli etkenler oldu. Lisenin başlangıcında zihnimde yavaş yavaş avukat olma fikri oluşmaya başladı. Hatta babamla olan konuşmalarımızda onun da fikrime sıcak baktığını, bana bu konuda destek olduğunu fark ettim. Avukatlık mesleğinin artı ve eksi yönlerini değerlendirip bu yönde eğitim almaya karar verdim.

Hukuk okuduktan sonra oyunculuğa geçişin nasıl oldu?

Fakültede okurken mesleğime katkısı olması için oyunculuk dersleri almam öneriliyordu. Okul dönemlerinden beri oyunculuk eğitimi alma fikrine bu nedenden dolayı sıcak bakıyordum. Bir yaz tatili sonrası, şimdi hâlâ menajerliğimi yapmakta olan Cüneyt Sayıl ve İlker Bilgi ile tanıştım. Hızlandırılmış bir oyunculuk eğitimi ile ilk projem olan ve Star TV’de yayınlanan Gönül İşleri dizisi ile ekranlara merhaba dedim.

Lisanslı bir basketbolcuydun. Bu alanda kariyer yapmayı hiç düşündün mü?

Aslında düşündüm. Zaten hukuk fakültesini de basketbol bursu ile okumuştum. Fakat biraz agresif bir oyun tarzım olduğundan her maç mutlaka bir yerim sakatlanırdı. Bu çok sık tekrarlanmaya başlayınca kariyerime sporla devam etmeyi biraz riskli gördüm. Diğer derslerde de başarılı bir öğrenci olduğum için spor ve eğitim alanında bir tercih yapmam gerekirdi. Türkiye’de maalesef okulla sporu aynı anda yürütebileceğiniz, Amerika’daki gibi bir sistem olmadığı için hayat koşulları sizi ikisinden birini tercih etme noktasına getiriyor. Bu noktada da okulumda başarılı olduğum, iyi bir dereceyle okuduğum ve bu seçenekle sakatlık riskim de ortadan kalktığı için okuma kısmı daha ağır bastı.

Bir avukat iken bambaşka bir dünyaya girdin aktör olarak. Bu başlarda seni korkuttu mu? Neler hissettin?

Okuduğum okullarda spor müsabakalarına katıldım, maçlara çıktım. Çıktığım maçlarda hep takım kaptanıydım. Sorumluluklar aldım; lisede bir sürü münazaraya girdim; o münazaralarda da yine takım kaptanı oldum. Tartışmalı ortamlara girdim; avukat olduğum dönemde zor sınavlara girdim; sahnede çok konuşma yaptım; duruşmalara çıktım; hâkimler ile görüştüm ve insanların haklarını savundum. İnsanların normalde çok heyecanlanacağı bu gibi durumlara kendimi çok alıştırdığım için oyunculuk sektörüne girdiğimde bu süreci, yeni bir sektöre dâhil olmanın korkutuculuğunu çabuk atlattım ve duruma çabuk adapte oldum. Algılarınız açıksa, gözlem yeteneğiniz yüksekse ve kendinize güveniyorsanız, o süreci hızlı atlatıyorsunuz.

Ekranlardaki en fit oyunculardan birisin. Bunu kendin için mi yapıyorsun yoksa mesleğinin bir gerekliliği olarak mı görüyorsun?

Çocukluğumdan beri birçok sporu yaptım. Genetik olarak da spora yatkınım. Hatta ailemde profesyonel olarak kariyer yapmış birçok sporcu da var. Benim için sporun amacı fit olmak ve sağlıklı kalmak. Kendimi iyi hissetmek için spor yapıyorum. Benzetme yerindeyse, modifiye bir araba düşünün; görseli çok güzel ama baktığında motoru o kadar sağlam değil. Dışarıdan baktığınızda arabanın çok hızlı olduğuna, çok kuvvetli olduğuna inanırsınız ama gerçek öyle değildir. Spor da biraz öyle bir şey. Çok güzel fizik yapabilirsiniz ama koşuya çıktığınızda hemen yoruluyorsanız, kondisyonunuz zayıfsa, öyle bir sporun hiç bir faydası yoktur; benim için bu önemli. Örnek vermek gerekirse, günlük yaşamda bir uçağa bindiğinizde bagajı hiç zorlanmadan kaldırıp yukarı koyabilmeniz ya da bir arkadaşınız ezkaza bayıldığında onu kucaklayıp bir yerden bir yere götürebilmeniz, onu merdivenlerden yukarı çıkarabilmeniz, bir şeyleri taşıyabilmeniz, yani sıradan insanları zorlayabilecek hareketleri kolaylıkla yapabilmeniz gerekir. Yaşam kalitenizi arttırmalıdır spor.

Kendine örnek aldığın bir aktör ya da sporcu var mı?

Aktör olarak Brad Pitt‘i çok severim. Bütün filmlerini izlemiş ve zaman zaman ilham almışımdır. Christian Bale’ın her filmdeki fiziksel değişimini takdirle izlemişimdir. Mel Gibson’ın oyunculuğunu çok beğenirim. Bu üç ismin projelerini özellikle takip ederim. Sporculardan ise basketbolda Michael Jordan, çalışkanlık anlamında Cristiano Ronaldo, boksta Anthony Joshua’yı sayabilirim.

Vücudunu korumak için izlediğin antrenman ve beslenme düzeninden bahsedebilir misin?

Bir saat boks ve ardından bir buçuk saat CrossFit yapıyorum. Spor yaparken vücut ağırlığının ön planda olduğu ve daha çok tüm bölgeleri aynı anda çalıştıran özel bir program uyguluyorum. Yaptığım çalışmalarda tüm vücut antrenmanı, istasyon çalışması ve interval kardiyo yaptığım için nabzım spor anında sürekli yüksek oluyor ve sonrasında da gün içinde yağ yakımı devam ediyor. Aslında en önemli şey, gün içinde hareketli olmak. Hiperaktif, hareketi seven bir adam olduğum için formumu her zaman koruyabiliyorum. Beslenmeyle ilgili özel bir tüyo veremeyeceğim çünkü hiç bir zaman şu kadar gram et bu kadar gram karbonhidrat diye bir rejim uygulamadım. Ev yemekleri seven ve genel olarak sağlıklı beslenen bir yapım var. Sadece şunu diyebilirim, her ne yiyorsam damak tadıma uymalı, yağı tuzu lezzeti olmalı. Lezzetsiz olan bir şeyi çok faydalı olsa da tüketmeyi sevmiyorum. Çok çeşitli baharatlarım var; bunları mutlaka tüketirim (keten tohumu, çörek otu, maca tozu gibi). Magnezyum, omega-3 ve kırmızı ginseng gibi şeyleri mutlaka takviye olarak alırım. Bağışıklık sistemimi güçlendirmek için sabahları çiğnemeden sarımsak yutuyorum. Bu sayede direncim daha yüksek oluyor ve daha az hasta oluyorum. Enginar ve yumurta vazgeçilmez besinlerimden. Set aralarında tükettiğim proteinli gofretler, muz ve kuruyemiş, kurtarıcı gıdalarımdan.

Geçmişinde birçok farklı spor dalında aktif olduğunu görüyoruz. Bu sporcu kişiliğinin mesleğine nasıl faydaları oldu?

Spor yapmak her zaman önemlidir. Atalarımızın da dediği gibi sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. Spor yapan insanlar daha az yorulurlar. Spor yaparsanız dayanma gücünüz ve kondisyonunuz daha kuvvetli oluyor. Oyunculuk dünyanın en zor mesleklerinden biri.

Özellikle Türkiye’de 140 dakikalık diziyi beş günde çektiğimizi hesaba katarsak ve başrol oyuncusunun hemen hemen her sahnede olduğunu düşünürsek, 16-20 saati bulan bu set çalışmalarında sporcu geçmişi olan oyuncular tabii ki çok daha dayanıklı oluyorlar. Soğuk hava sıcak hava gibi, uykusuzluk gibi zor koşullara ya da fiziksel güç gerektiren sahnelere daha dayanıklı oluyorlar. Tabii bu da bir avantaj. Mesela sette bir spor sahnemiz vardı. CrossFit sahnesini çekmemiz iki-üç saat sürdü. 150 tane handstand push-up dediğimiz amuda kalkıp şınav çekme, ardından ağaçta barfiks, sonrasında alternatifli tek el şınav çekme, devamında basket oynama ve havuz sahnesi derken sağlam bir fiziksel performans gerekti ki bu sahnelerin sonrasında çeşitli duygusal sahneler de çekmemiz gerekiyordu. Devamlı spor yapmayan bir adam bu sahnenin hakkını verip altından kalkamaz. O nedenle bizim meslekte de spor yapmanın başarıya etkisi yadsınamaz.

Oyuncuların programı çok yoğun olabiliyor. Bu dönemlerde ya da kendini iyi hissetmediğinde antrenman yapmak için gerekli motivasyonu nereden buluyorsun?

Spor yapmak, çalışkanlık ve sorumluluk sahibi olmakla ilgili bir konu. Mesleğiniz spor yapmanızı gerektiriyorsa bunun motivasyonunu çalışkanlık ve iş bilincinizde bulmalısınız. Ayrıca bir şeylere çabuk kanalize olmak çok önemli. Üniversite yıllarımda da tatilde ne kadar eğlenirsem eğleneyim, okul dönemi başladığında derslere çok hızlı kanalize olabiliyordum. Tabii bir de irade çok önemli; irade sahibiyseniz motive olmanız çok daha kolay oluyor. Birinin sizi motive etmesini beklememeniz lazım. Mesela sabah altıda kalkıp üç saat sporun ardından sete gittiğim de oldu; gecenin bir yarısı setten gelince spor yapıp uyuduğum da… Bu, yaşam tarzınızda sporu nasıl konumlandırdığınızla ilgili. Başarılı olmak bazılarına dışarıdan bakınca kolay gibi gelse de sağlam bir disiplin gerektirir. Tabii bunlar biraz da insanın karakteri ve kendini eğitmesiyle ilgili.

İnsanların seni yakışıklı bulması ve fiziğinin düzgünlüğünden söz etmesi seni rahatsız ediyor mu?

Öncelikle böyle düşünen insanlara teşekkür ederim. Tabii ki insanların böyle düşünmesi beni rahatsız etmiyor. Beğenilmekten kim rahatsız olur ki?

 Şu anda oynadığın Erkenci Kuş dizisi oldukça başarılı oldu. Bu projeden ve canlandırdığın karakterden bahseder misin?

Can Divit’in hayat felsefesini anlatan bir cümle var: “Otuz dakikada terk edemeyeceğin bir hayatı kurma.” Bu motto ile evden çıkıp bir Magnum fotoğrafçısı oluyor. Durmadan seyahat eden, işini çok seven bir karakter. Sıradan bir insanın yaşayamayacağı koşullarda yaşıyor. Söz gelimi, iki ay yağmur ormanlarında yaşamış, Kolombiya’daki kahve üretimini fotoğraflamak için abuk subuk barakalarda yatmış, Hong Kong’un arka sokaklarındaki mevsimlik işçi zulmünü hikâyelerken ya da Ortadoğu’daki savaşı, hep can güvenliği olmayan, yer yer tuhaf şeyler yediği, aylarca yıkanmadığı dönemler geçirmiş. Can Divit, plaza hayatına hiç uymayan bir kişi. O hep gezmiş ve ona göre hayat başka yerlerde akıyor. Hayattaki tek takıntısı, dünyadaki adaletsizlik… Şehir hayatından daralan ve hiçbir yerde uzun süre duramayan biri o. Spora düşkünlüğü ve doğa sevgisiyle Can Divit’le ortak özelliklerim var.

Hayatında “olmazsa olmaz” dediğin bir rutin var mı?

Alışkanlıklara çok bağlı biri değilim. Hatta bir şeyin bende alışkanlık yaptığını fark edersem ondan uzaklaşırım. İnsanların belli dönemleri oluyor; o dönemlere göre kendini şekillendirip disipline eden bir adamım. Kendimi 180 derece değiştirip hedefe göre plan ve şekil çizebiliyorum.

Bundan sonra başarılı bir aktör olarak “mutlaka başarmam gerek” dediğin bir şey var mı?

Bugüne kadar oynadığım bütün rollerin hakkını verdiğimi, her rolün altından iyi kalktığımı düşünüyorum. Bundan sonra da güvenleri boşa çıkarmamak hedefim. Eğer mümkünse yurtdışında, Bollywood’da, Hollywood’da, uluslararası projelerde yer almak gibi hedeflerim var.

En sevdiğin özelliğin hangisi?

Dedikodu yapmıyorum. Bu çoğu kişiye önemsiz gelebilir ama karakterimde en beğendiğim özellik bu.

Kendinle ilgili neyi değiştirmek isterdin?

Şu anda kendimle ilgili değiştirmem gereken bir şey yok bence; ama gerekli görürsem değiştiririm. Sportif anlamda ise keşke erken yaşta jimnastik yapsaydım diyorum çünkü ileride bu spor vücudunuzu öyle esnek bir hâle getiriyor ki belli bir yaşa geldiğinizde istediğiniz sporu yapma aşamasında tercih şansınız çok daha fazla oluyor.

Kadınları anlamak için neler gerekiyor? Sence bu konuda erkekler nerede hata yapıyorlar?

Onları anlamak için iyi gözlem, iyi algı ve yüksek hayal gücü gerekiyor bence. Erkeklerin hatası ise kadınları genellemek olabilir.

Röportaj: Fatih Büyükbayrak

Continue Reading
Advertisement

ERKEK AKLI

Borderline kişilik bozukluğu nedir

Umut Doğan Yıldız

-

Resmi olarak 1980 yılında tanısı konan borderline (sınırda) kişilik bozukluğu, yaklaşık 40 yıldır araştırılıyor ve kesin tedavisi henüz bulunmuş değil.

Küçücük bir sorun insanın iç dünyasında büyür, büyür ve devleşir, içinden çıkılamaz, altından kalkılamaz hale gelir. Sıkışır, kaybolursunuz adeta. Etraf ne gecedir ne gündüz; vakit hep alacakaranlıktır ama sabahın değil akşamın alacakaranlığını yaşarsınız. O ortamdan kurtulmak için bir şeyler ararsınız ama ne aradığınızı dahi bilmezsiniz! Uçlarda salınır durursunuz. Borderline Kişilik Bozukluğu’nun (BKB) atmosferi tam da budur işte…
Ancak tıbbi açıdan yaklaşacak olursak, genel tanımı insanın duygularını ve duygu durumunu etkin biçimde yönetmesini imkânsız hale getiren ciddi bir psikolojik rahatsızlıktır. Genellikle ilişkiler çerçevesinde kendini belli eder ve bazen her türlü ilişkiyi etkiler, bazen de tek bir ilişki üzerinde etkili olur. BKB, genellikle ergenlikte ve yetişkinliğin erken evrelerinde ortaya çıkar.

Kaos içinde yaşamak…

Borderline Kişilik Bozukluğu’nun temel özelliği, kişiler arası ilişkilerde ve kişinin kendisine dair duygu ve düşüncelerinde tutarsızlık ve istikrarsızlık sergilemesi… Bu psikolojik rahatsızlığa sahip kişiler ilişkilerinde, duygularında, düşüncelerinde, davranışlarında ve kimlik algısında kararsız kalmalarıyla da tanınıyor. İç dünyalarına hemen her zaman bir karmaşanın hakim olduğu BKB hastaları, duygularını kontrol etmekte de zorlanıyorlar ve adeta bir kaos içinde yaşamaya mahkûm oluyorlar. En ufak sorunlar bile onlar için ciddi problemler haline gelebiliyor, Türkçe’deki o çok güzel ifadeyle pire için yorgan yakabiliyorlar! Hemen her konuya karşı aşırı duyarlı oluyorlar. Sıradan, basit bir olay bile onlar için aşırı tepki verilmesi gereken krizlere dönüşebiliyor; reaksiyonları bir anda tetiklenebiliyor. Sonrasında da güçlükle sakinleşebiliyorlar hatta sakinleşemiyorlar. Sizi dinliyorlar, gösterdikleri tepkinin aşırılığına dair sözlerinize hak da veriyorlar ama birkaç dakika içinde sizi de suçlamaya başlayabiliyorlar. Gelgitli ruh halleri sağlıklı düşünmelerini önlediği gibi sağlıklı davranmalarını sağlıklı kararlar almalarını da engelliyor. Bu tür davranışları sürekli sergiledikleri için bir süre sonra kendilerini “kimsenin anlamadığı, kimsenin sevmediği, kimsenin arkadaş olmak dahi istemediği” biri olarak görmeye başlıyorlar ve o noktadan sonra, tüm sosyal ilişkileri de bu iç çalkantıdan payını alıyor.

Teşhis en erken 19 yaşında

Borderline Kişilik Bozukluğu olan insanlar istikrarsız ilişkilere, tepkisel ruh haline ve dürtüsel davranışlara sahip oldukları için kurdukları ilişkilerde başarılı olamıyorlar ve mevcut ilişkilerinin de bozulmasına sebep oluyorlar. Terk edildiklerine, reddedildiklerine o kadar kolay inanıyorlar ki kendilerine dair duygu ve düşünceleri de derin yara alıyor. Aslında yaşanmamış o “reddedilme” halini hazmedemiyorlar. Hatta terkedilmemek için delice çabalıyorlar. Nüfusun %2-3’ünü etkileyen ve genelde ergenlik döneminde veya yetişkinlik döneminin başlarında ortaya çıkan BKB’nin teşhisi en çok da 19 ila 34 yaşları arasında teşhis edilebiliyor. BKB, bir süre sonra düşünme, algılama, ilişki ve iletişim kurma biçimini de etkilemeye başlıyor. Ne ilişkilerinde ne de kendilerine dair düşüncelerinde bir türlü istikrarlı davranamıyorlar.

Borderline Kişilik Bozukluğu’nda ilişki adına yaşanan her ne varsa hem yoğun hem de istikrarsız olarak gelişiyor. Çoğu ilk buluşmada âşık olduğunu söyleyen BKB’liler, kısa bir süre sonra “âşık oldukları kişiye” adeta tapmaya başlayıp putlaştırabiliyorlar. İlişkinin henüz başlangıcında olsalar bile sevdikleri bir an bile yanlarından ayrılmasın, tüm gününü kendisiyle geçirsin, ilişki bir an evvel cinsellik düzeyine taşınsın hatta hemen evlensinler gibi beklentiler içine giriyorlar. Bu beklentiler karşılanmazsa bir anda âşık oldukları o kişiyi kendi içlerinde değersizleştirip, bu paralelde davranmaya başlıyorlar. Özetle başkalarıyla ilgili duygu ve düşünceleri ani ve büyük değişimler gösterebiliyor ve bunu inanarak yaşıyorlar!

BKB bozukluğu yaşayan insanların zorlandığı bir diğer alan da kariyer… Çünkü tıpkı özel ilişkilerinde olduğu gibi, kariyer hedeflerinde ve o hedefe ulaşmalarını sağlayacak çalışmalarında da ani ve kökten değişimler gösteriyorlar. Mesleki yaşamlarındaki en küçük bir başarısızlık bile benliklerini sorgulamalarına sebep olabiliyor. Hatta çok kısa aralıklarla kendilerini yetenekleri ve sahip oldukları değer anlaşılmamış zavallı ve ezilen eleman olarak hissedip, buna inanıp; hemen arkasından intikam hırsıyla bilendikçe bilenen kindar bir eleman rolünde bulabiliyorlar. Bu konuda daha pek çok örnek verilebilir. Örneğin düzenlenen toplantıya yöneticilerden biri geç kaldığında, gereksiz yere öfkeye kapılabiliyorlar. Daha da kötüsü, söz konusu gecikmeyi direkt kendileriyle ilişkilendiriyorlar.

BKB’lileri bekleyen tehlikeler

Borderline Kişilik Bozukluğu’na sahip kişiler depresyona meyillidir. Çünkü hem tüm duygularını uçlarda yaşarlar hem de hangi duyguyu ne zaman yaşayacaklarını bilemezler. Bu duygusal iniş çıkışlar da sürekli hata yapmalarına sebep olur. Hatalarını düzeltmeye kalktıklarında işleri daha da sarpa sardırabilirler. Bu da ellerini attıkları her işi yüzlerine gözlerine bulaştırdıklarına inanma sebepleri olur. Kaçınılmaz olarak depresyona sürüklenirler. Depresyon ise duydukları öfkeyi kendilerine yöneltir. Ve iplerin koptuğu nokta da genellikle budur. Çünkü BKB’liler sürekli tekrarlayan intihar tehditleri ya da kendine zarar verme eğilimlerini açığa çıkaran davranışlar sergiler. Kimi sorumsuzca para harcarken kimi durmaksızın yemek yer. Kimi uyuşturucu kullanmaya başlar ve ciddi bir bölümü de kaza riskini umursamadan araç kullanarak, kendine kesikler atarak, yakarak vb. intihar eğilimlerini ortaya koyar. Öte yandan, intihara teşebbüs eden BKB’lilerin başarı(!) oranı ortalama %10’dur!

Kim bu BKB’liler? Tedavi edilebilirler mi?

Tıpkı diğer bozukluklarda olduğu gibi BKB için de kesin bir neden bulunabilmiş değil. Bilinen tek şey, kişiyi bu bozukluğa yatkın hale getirebilecek, birbirinden farklı biyolojik, psikososyal ve genetik risk faktörleri bulunduğu. Örneğin yapılan araştırmalara göre Borderline Kişilik Bozukluğu, birinci dereceden biyolojik akrabalar arasında beş kat daha fazla görülüyor! Aynı şekilde madde bağımlılığı, antisosyal kişilik bozukluğu, bipolar bozukluk ve depresif bozukluklar da ailelerde görüldüğü taktirde daha büyük riskler olarak ele anılıyor.
BKB’nin tedavisinde son yıllarda bireysel ya da grup bazlı psikoterapi yöntemi uygulanıyor. Oturumlar birkaç ay veya birkaç yıl sürebiliyor. Tedaviyle ilgili en önemli risk ise hastanın tedaviyi veya terapisti reddetme riski… Reddetme söz konusu olduğunda ise süreç zorlu ve sabır gerektirir hale dönüşebiliyor. BKB’lilerin istikrarsızlığı bazen de tedaviyi yarıda bırakmalarına veya tamamen bırakmalarına sebep olabiliyor. Tedavinin hedefleri ise:

*Uyum sağlama becerilerinin ve işlevsel becerilerin seviyesini artırmak, (kişisel bakım, işte istikrar, sağlıklı sosyal ve özel ilişkiler)
*Fevri yaklaşımları ve davranışları azaltmak,
*Yaşadığı ana dair farkındalığı artırmak,
*Fiziksel sağlığı artırmak olarak özetleniyor.

Devamı

ERKEK AKLI

20 Mart Uluslararası Mutluluk Günü

Umut Doğan Yıldız

-

Birleşmiş Milletler tarafından 2013 yılında ilan edilen Uluslararası Mutluluk Günü, her yıl 20 Mart’ta kutlanıyor.

 Amaç, dünya genelinde mutluluğun önemine dikkat çekmek ve bunu sürekli olarak hatırlatmak. “Hepimiz mutluluk istiyoruz fakat ne yazık ki günümüz dünyasında stres, depresyon ve mutsuzluk yükselişte gibi duruyor. Örneğin; Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre dünyada 300 milyondan fazla insan depresyonda. Üstelik depresyon, endişe bozukluğu gibi ruh sağlığını ilgilendiren konuların, dünya ekonomisine de bir maliyeti var. Bu maliyetin, 1 trilyon USD seviyesinde olduğu tahmin ediliyor” diyen kahkaha yogası eğitmeni Selda Susal Saatçi, insanların, yaşam sevinçlerini yeniden canlandırmaya ihtiyacı olduğunu söylüyor.

“Mutluluğu koşula bağlıyoruz”

İnsanların çoğu için mutluluk, bir koşula bağlı. Terfi etmek, daha fazla para kazanmak, hayalindeki o arabaya/eve sahip olmak bu koşullardan sadece birkaçı. Oysa barınma, beslenme gibi temel ihtiyaçlar karşılandıktan sonra bu dışsal amaçların, toplam mutluluğumuzun sadece yüzde 10’unu oluşturduğu biliniyor. Kahkaha Yogası eğitmeni Selda Susal Saatçi “Mutluluğun bir de koşula bağlı olmayan ve insanın içinden dışa doğru çıkan bir hali var. Bunu yaşam sevinci ya da neşe olarak da tanımlayabiliriz” diyor. Susal Saatçi, yeni şeyler öğrenmek, etrafımızdakilerle iyi ilişkiler geliştirmek ve kendimizden daha büyük bir amaç için çalışmanın, başka bir deyişle iyilik yapmanın içimizdeki yaşam sevincini beslediğini, bunu yaparken bedenimizin kimyasını değiştiren kahkahanın gücünden de faydalanmamız gerektiğini vurguluyor.

“Kahkaha Yogası’nın mucidi Dr. Madan Kataria’nın dediği gibi; hayatı yeterince ciddiye aldık, artık kahkahayı ciddiye alma vakti geldi”
Kahkahanın bedensel ve ruhsal faydaları, bilimsel olarak kanıtlanmış durumda. Günde 10-15 dakika arasında derin kahkaha atmak, beynin daha fazla mutluluk hormonu salgılamasını sağlarken, stres hormonlarının da seviyesini düşürüyor. Beyin gerçek kahkaha ile sahte kahkahayı birbirinden ayırt edemiyor. Dolayısıyla her gün 10-15 dakika sahte kahkahalar bile atılsa aynı ruhsal ve bedensel faydalar görülebiliyor.

Dünya da ülkemiz de zor zamanlardan geçiyor. “20 Mart Uluslararası Mutluluk Günü” mutluluğu hatırlamak için güzel bir vesile değil mi?

Kahkaha Yogası Nedir?

Kahkaha Yogası, bir Tıp Doktoru olan Dr. Madan Kataria tarafından 1995 yılında geliştirildi. Yoga nefes tekniğini kullanan ve eşsiz bir egzersizler bütünü olan Kahkaha Yogası’nın temeli nedensiz (şaka, espri, komedi olmaksızın) gülmeye dayanıyor.

Kahkaha Yogası, grup içerisinde göz kontağı kurarak ve günlük hayatımızda karşılaştığımız olayların canlandırmasından oluşan çocuksu oyunlar aracılığı yapılıyor. Fiziksel bir egzersiz, yani sahte kahkaha olarak başlatılan gülme, genellikle 45-60 saniye içerisinde gerçek kahkahaya dönüşüyor.

Kahkaha Yogası’nın faydaları

Bundan 24 yıl önce bir parkta birkaç kişi ile başlayan ve bugün 100’ün üzerinde ülkede uygulanan Kahkaha Yogası’nın birçok faydası bulunuyor. Her gün yapılan 10-15 dakikalık Kahkaha Yogası:

· Beynin daha fazla mutluluk hormonu salgılanmasını sağlıyor. Kişinin duygu durumu dakikalar içerisinde yükseliyor. Kişi kendini daha neşeli ve enerjik hissediyor. Bu olumlu ruh hali iş dahil hayatının geneline yayılıyor.
· Beynin salgıladığı stres hormonlarının düşmesini sağlıyor.
· Bağışıklık sistemini güçlendiriyor.
· Ciddi bir egzersiz programıdır. 10 dakikalık bir kahkaha yogası, 30 dakikalık kürek çekmeye eşdeğerdir.
· Kan basıncını düşürüyor, kan dolaşımını artırıyor. İyi bir kalp damar sistem çalışması olarak değerlendiriliyor.
· Yoga nefes bilgisinin bilimsel olgularla birleşmesi sayesinde anksiyeteyi azaltmaya yardımcı oluyor.
· Bedenin ve beynin net oksijen alımını önemli ölçüde artırıyor, odaklanma kapasitesini ve süresini geliştiriyor, kişilerin etkinlik ve iş performanslarında önemli iyileşmeler sağlıyor.
· Kişisel gelişime katkı sağlıyor. Kendine güveni artırıyor, iletişim becerilerini geliştiriyor, çocuksu oyunlar sayesinde sağ beyin tetikleniyor ve yaratıcılık artıyor, duygusal denge sağlanıyor.

Mutluluk için, Sağlık için Kahkaha Atın

Devamı

ERKEK AKLI

Ofiste gülmenin 5 önemli faydası

Umut Doğan Yıldız

-

İşyeri ve çalışmak gülmenize engel değil. Ofiste gülmenin 5 önemli faydasına göz atın.

Amerikan reklamcılık devi ve dünyaca ünlü ajanslar zincirinin sahibi Leo Burnett, “Kimse eğlenmek için işe gitmez ancak bu, iş yerinde eğlence olmayacağı anlamına da gelmez” diyor. Uzmanlar ise ciddiyet ve profesyonelliğin hâkim olduğu iş yerlerinde baskı ve stresi azaltmak için mizahın son derece önemli olduğuna dikkat çekiyor. Bu uzmanlardan biri de Reem Nöropsikiyatri Kliniği’nden Uzman Dr. Mehmet Yavuz… Yavuz’a göre gülümsemek fiziksel ve ruhsal anlamda iyi olmanızı sağlıyor, kan dolaşımını hızlandırıyor, bağışıklık sistemini güçlendiriyor ve gülerken salgılanan endorfin de özellikle ağrılara karşı morfinden çok daha güçlü bir etki yaratıyor. Ofiste gülmenin 5 önemli faydası ise şunlar:

*Yaratıcılığı ve üretkenliği artırır. Ofiste gülenler çok daha iyi işler çıkarır çünkü gülerken beyne giden oksijen artar ve zihni açar.

*Gülmek, insanların birbirini anlamasını kolaylaştırır. Çünkü iletişimde en etkili yöntemlerden biri mizahtır. Beraber gülebilenler kolay kaynaşır, aradaki bariyerler kısa sürede kalkar.

*Gülmek, insanların işini daha çok sahiplenmesini sağlar çünkü bir süre sonra, kendilerine bu ortamı sunan yöneticilere karşı kendilerini daha yakın hissederler. Hem otoritesini koruyan hem de mizah yapmayı başarabilen yöneticilerin ekipleri işlerinde çok daha başarılıdır.

*Mizahın ve gülmenin hâkim olduğu ofislere yeni gelenler de ortama daha hızlı uyum sağlar. Çünkü bu tür ofislerde adaptasyon sorunu yoktur veya en azından daha kolay atlatılır. Birlikte gülebilen ekiplerin pozitif bakışı bir süre sonra da yapılan işe yansır.

*Mizah müşterileri de olumlu yönde etkiler. Birçok uluslararası markanın daha sıcak ve samimi bir dili tercih ettiği yüzyılımızda, ölçülü mizah, giderek büyük markaların global kampanyalarında daha sık yer alıyor. Dolayısıyla kendi arasında gülmeyen bir ekibin, müşterilerden gelecek bu tür istekleri karşılaması da mümkün olmayacaktır.

Devamı

Popüler

 

www.pilioo.com