Bizi Takip Edin

ERKEK AKLI

OYUN OYNAYAN GERÇEK HAYATTA KAZANIR

-

 

Aksiyon oyunlarının başından kalkmamak için yedi geçerli bahaneniz var.

Bütün bir akşamı lazer silahıyla zombileri vurarak geçirmek zaten fazlasıyla eğlenceli. Bunun bir de beyninizi geliştirdiğini söylesek! Policy Insights from the Behavioral and Brain Science dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma, yüksek tempolu oyunların, zeka geliştiren oyunlara kıyasla, dikkat süresini ve yüksek düzeydeki bilişsel becerileri geliştirmede daha etkili olduğunu buldu. Oyun kolunu içiniz rahat bir şekilde ele almanızı sağlayacak ve sizi sürekli oyun oynamakla eleştirenlere bir çırpıda sayabileceğiniz, yedi bilimsel faydası var.

11/ Daha hünerli olursunuz
Iowa State Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, fütüristik bir savaş için askeri birliklerinizi hizaya sokmaya çalışırken, aslında el becerilerinizi geliştirmiş oluyorsunuz. Cerrahlar arasında yapılan bir çalışmada, oyun kolu ile ne yapması gerektiğini iyi bilenlerin, hiç bilgisayar oyunu oynamayan meslektaşlarına göre iş başında yüzde 27 daha hızlı ve hataya üç kat daha az eğilimli olduğu sonucuna varıldı. Dikkat etmeniz gereken tek şey, oyun bağımlısı olup olmadığınız.

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7

Continue Reading
Advertisement

ERKEK AKLI

Sosyal medya bağımlılığı

Umut Doğan Yıldız

-

Bakmak, bakılmak, takip etmek, takip edilmek… Görsel tüketim hayatlarımızı işgal etti. İşte sosyal medya bağımlılığı.

 Birçok kişinin Facebook, Twitter, Instagram, Pinterest gibi sosyal medya uygulamalarına bağımlı hâle gelmesinin nedeni, tanınma ve sevilme ihtiyacı. Diğer taraftan, içinde yaşadığımız dünya her şeyi tüm şeffaflığıyla görme isteğini yüceltiyor ancak özel hayatımızı korumak giderek zorlaşıyor.

DERLEYEN: PINAR FOURREAU

33 yaşındaki Begüm’ün hazırlayıp teslim etmesi gereken raporun üstünden sekiz gün geçmişti. Buna rağmen sabah ofise gittiğinde, patronunun yargılayıcı bakışlarını görmezden gelerek masasına oturduğu gibi Facebook hesabını açtı. Besin takviyesi pazarındaki fiyat dalgalanmaları konusunda hazırlayacağı rapor biraz daha bekleyebilirdi. “Biliyorum, yapmamam gerekir ama artık ritüel haline geldi. Sabah işe geldiğimde ilk iş, bilgisayarımı açıyor ve sosyal medyada olmadığım birkaç saat içinde neler olmuş bakıyorum. Çevremi ve iş arkadaşlarımı unutuyorum. Bunun ‘gerçek’ hayat olmadığını, gerçek arkadaşların yerini hiçbir şeyin tutmadığını biliyorum ama umurumda değil. Bu tür söylemlerden de bıktım. Canımın istediğini yapıyorum,” diye açıklıyor durumunu. Herkes sosyal medyada ama bazıları diğerlerinden çok daha fazla vakit geçiriyor. Neden bütün zamanımızı sosyal medyada geçiriyoruz? Nasıl bu bağımlılıktan kurtulabiliriz?

Sadece ergenler değil, birçok kişi gün içerisinde fotoğraflarını Instagram’da yayınlayıp takipçilerinden aldıkları “like”ları sayıyor; bazı kişilerse Twitter’da kendi görüşlerini ve özel yaşamlarını 280 karakterle anlatmaya çalışıp takipçi sayılarını artırmak için ellerinden geleni yapıyor. Pinterest aboneleri ise ilgi alanları ve yaptıkları faaliyetleri sanal panolarında paylaşıyorlar. Her geçen gün daha çok kişi birbirine bakmak, kendini teşhir etmek ve başkaları tarafından görülüp görülmediğini kontrol etmek için daha çok zaman harcıyor.

Kendimizi beğenmek için kendimizi gösteriyoruz

Bakma ve görme meselesinin özüne indiğimizde sosyal medya çılgınlığını ve ona neden tutkuyla bağlanıldığını anlayabiliyoruz. Çünkü Freud’un “skopik dürtü” kavramıyla tanımladığı gibi, gözlerimizi kullanmak bize heyecan ve keyif veriyor. Freud ilk defa 1905 yılında Cinsellik Üzerine kitabında bu dürtünün çekim gücünü anlatıyor; görmek bebeğin dünyayı keşfetmesini sağlar, aynı zamanda da ilgisini çeken bir nesneye bakmak, “gözleriyle nesneye dokunmak” zevk verir.

Bu görme dürtüsü diğer cinsel dürtülerle eşit ağırlıktayken giderek diğer zevk alma dürtülerinin önüne geçiyor ve hepimizi sosyal medyada röntgenci ve teşhirciye dönüştürüyor.

“Görse imgelerin önemli bir yer kapladığı bir toplumda yaşıyoruz,” diyor Psikiyatr ve Psikanalist Alain Vanier. Görsel imgeler her yerde; güvenlik için bedenlerimizin güvenlik cihazlarında tarandığı havalimanlarında, röntgenle anatomimizin incelendiği tıp alanında, bilgisayar ekranlarında, sürekli bağlı olduğumuz akıllı telefonlarımızda. İmajlar dünyayı anlamamıza yarayan diğer yollara göre çok daha güçlü. Görme sayesinde kendi varlığımızın bilincine varıyoruz. Altıncı aya doğru bebek, anne-babası aynanın karşısında “Bu sensin” dediğinde, kendi görüntüsünü tanır. Çocuk aynaya yansıyan bu görüntü ve ebeynin onu seven bakışları sayesinde kimliğini oluşturur, kabul eder ve annesi ya da babası onu sevdiği için kendini sevilebilir bir kişi olarak görür.

“İlk başlarda Twitter’da yazmak yetiyordu, sonra Instagram’ı yükledim. O günden beri sürekli telefonumla çektiğim fotoğrafları paylaşıyorum,” diyor 1.300 kadar takipçisi olan 25 yaşındaki Mert. “Fotoğrafların filtreleri ve açılarıyla oynuyorum. İlgi çekici resimler paylaşmaya çalışıyorum ve sabırsızlıkla takipçilerimden gelecek ‘kalpleri’ bekliyorum. Ne kadar çok kalp alırsam, o kadar mutlu oluyorum. Yaptığım şeyin özel olduğunu ve başkaları tarafından takdir edildiği duygusunu yaşıyorum.”

Teknoloji bağımlısı mısınız?

Alain Vanier’ye göre “like” almak, sevilme ihtiyacımızın göstergesi. Aldığımız beğeniler, bize bakıldığının ve beğenildiğimizin bir kanıtı. “Eğer mutfağımda tek başına bir bardak bir şey içtiğim sırada, birinin beni izlediğini ve izleyenin izlemekten keyif aldığını bilirsem, günlük sıradan bir faaliyet benim için çok daha ilgi çekici hâle gelir. Benim yaptığım bir hareket diğerinin ilgisini çekiyorsa, o zaman bana değer veriyor duygusu oluşur. Tıpkı çocukken, ‘Baba bak!’, ‘Anne bak!’ dememiz gibi, onların beğenisi olmadan kaydıraktan kaymak kesinlikle daha az eğlenceliydi.”

“Facebook, Twitter, Instagram, Pinterest hepsinde aynı ilke işliyor,” diyor Psikanalist Catherine Mathelin-Vanier. “Yayınladığımız görseller aracılığıyla kendimizi gösterebilir, diğerleri için bir zevk nesnesi üretebiliriz.” Jacques Lacan, “Zevk alma, başkasının sahip olduğu bir nesneden biz de yararlanıyormuşuz hissinden doğar,” der. Sosyal medya bize bu olanağı sağlar; bize ait olan görsellere sahip olmanın keyfi ve onlara bakana da sahip olmaya çalışma. Neyi göstereceğimizi seçiyor, kontrol etmeye çalışıyoruz.

Daha cazip görünmek için yalan söyleniyor

33 yaşındaki hemşire Melis de dürtüsel hareket eden bir sosyal medya kullanıcısı ama kendini çekinmeden eleştirebiliyor. “Üyesi olduğum sosyal medya ağlarında kendime ait çok az fotoğraf yayınlıyorum. Daha çok gündemle, gittiğim yerlerle ilgili fotoğraflar paylaşıyorum. Daha spiritüel görünerek ilgi çekmeye çalışıyorum çünkü hep başkalarının beni aptal bulduğunu düşünmüşümdür. Biliyorum çok aciz bir durum,” diyerek itirafta bulunuyor. Bu aslında, yeni tanıştığımız birine gülümseyerek en iyi hâlimizi göstermek istememiz gibi bir durum. Diğerinin bakışıyla ilgili en büyük sorun, başkasının bizim hakkımızda ne düşüneceğini bilemememizdir. Ne kadar kendimizi en iyi halimizle ortaya koysak da diğerinin ne düşüneceğinden emin olamayız. Sosyal medya bizi bu bilinmezlik için çekiyor: “En iyi halimle görünebilecek miyim?”

Alain Vanier, “Hayatta sürekli olarak izleniyoruz. En iyi fotoğraflarımızı paylaşarak başkalarının bakışlarını yönetmeye, yönlendirmeye çalışıyoruz,” diyor. Çünkü diğer türlü herkes bizi yargılayabilir ve zayıflıklarımızı görebilir. Eşini aldatan ve yolunu kaybetmiş bir erkek maskesinin düşmemesi için, ideal aile babası fotoğrafları yayınlayabilir. 17 yaşındaki Instagram kullanıcısı Ömer ise “Paylaştığım fotoğrafı 20 dakika içinde kimse beğenmezse hemen siliyorum yoksa çok utanıyorum,” diyor.

Diğerlerinin bizi nasıl göreceğini düşünmek, kendimizi nasıl daha beğenilebilir biçimde sunacağımızı belirler. Kendimizi kontrollü bir şekilde başkalarına göstermek isteriz. “Paylaştığımız fotoğraflarla diğerlerini yanılttığımız gibi kendimizi de yanıltıyoruz,” diyor Catherine Mathelin-Vanier. “Diğerleri bizi severse, biz de kendimizi sevebiliriz,” diye düşünüyoruz. Paylaştıklarımız beğenilmezse o zaman hatalı olduğumuzu düşünüp kendimizi suçlu hissediyoruz, aynı küçüklüğümüzde yorgun olan anne-babamızın bizi ihmal ettiğinde hissettiğimiz gibi. Nedenlerini sorguluyor ve hatalarımızı bulmaya çalışıyoruz.

Farkında olmadan kendimizi aldatıyoruz

Psikanalist Gerard Wajcman’a göre, sosyal medyada hayal ettiğimiz “ideal ben”i ortaya koymaya çalışıyoruz. Kendimizi olduğumuz gibi değil de, idealleştirerek, diğerinin ilgisini çekecek “en muhteşem hâlimizle” gösteriyoruz. Şeffaflık kartı oynayalım derken aslında kendimizden uzaklaşıyoruz. Diğerlerinin bizde aradığı şeyi düşünüp aslında cevabı olmayan bir sorgulamaya giriyoruz. Bu başarısız olmaya mahkûm bir sorgulama, çünkü çoğu zaman kendi kendimize şeffaf değiliz.

Facebook ya da Twitter’da dikkatsiz bir paylaşım veya yanlış yorumlama sonucu kaç çift kavga etmiştir? Bir şeyi paylaştığımız sırada neyi gösterdiğimizi bilmiyoruz, diye uyarıyor Gerard Wajcman. Diğerleri bizim hesaba katmadığımız bir şeyi görebilirler. Her şeyi kontrol altına aldığımızı düşünsek de çoğunlukla her şey bizim öngördüğümüz gibi gerçekleşmez. Kötüye kullanımlar olabilir. Özgürce paylaşım yaparken aslında kendi kendimize ihanet ederiz, göstermek istemediğimiz bir şeyleri afişe edebiliriz. Özel hayatı koruma tüm bu beklenmedik sonuçları önler, çünkü ancak bu şekilde kendi kendimize bakıp, düşünüp, sorular sorabiliriz.

Devamı

ERKEK AKLI

Psikolojik tedaviyi yarım bırakmak

Umut Doğan Yıldız

-

Psikoterapi alan hastanın şu ya da bu sebeple tedaviyi yarım bırakması ise çok kötü durumlara sebep olabilir!

Psikoterapi için neden başvururuz? Bunun farklı gerekçeleri var ve ilk akla gelenler de zihinsel ve duygusal zorluklarla çevresel faktörler… Bir yakının kaybedilmesi, geçirilen bir kaza, tacize uğramak, mobbing gibi sebepler de psikoterapiye başvuru sebebi. Ayrıca kişiliğimizle ilgili yaşadığımız sıkıntılar, insanlarla kurduğumuz ilişkilerdeki açmazlar, bir takım gelişim bozukluklarının sebep olduğu sorunlar da bizleri psikoterapistlerin yanına sürükleyebiliyor. İdeal olan ise şu: Psikoterapi süresince belirlenen tüm hedeflere ulaşılana kadar ya da ziyaret edilen psikologla söz konusu hedeflere ulaşılamayacağı anlaşılana kadar tedaviyi sürdürmek… Örneğin köpeklerden korkuyorsunuz ve bu korkunuzu yenmek için psikoterapiye devam ediyorsunuz. Köpeklerden korkmadığınızı anladığınız an tedavi başarıyla tamamlanmış demektir. Aylarca psikoterapiye devam ettiğiniz halde köpek korkunuzda zerre azalma yoksa bu psikologla hedefe ulaşamayacaksınız demektir. Burada hemen bir açıklama yapmak gerekirse, psikologlar bu noktada diğer doktorlardan ayrılır. Çünkü bu karşılıklı diyaloğa dayanan bir tedavi yöntemidir ve her hasta da ilk başvurduğu psikoloğa kendine yakın hissedip diyaloğa giremez. Dolayısıyla öncelikli hedef, kendinizi yanında rahat hissedeceğiniz, diyaloğa girebileceğiniz, sorularını cevaplarken kendinizi sansürlemeyeceğiniz bir psikolog bulmaktır.

Birey-toplum etkileşimi

Peki, psikoterapi ne kadar sürer? Bu sorunun net bir cevabı yoktur ve bazı değişkenleri vardır. Örneğin hastanın problemi… Kuşkusuz köpek korkusunu yenmek ile taciz sebebiyle yaşanan travmayı yenmek aynı şey değildir ve süre değişecektir. İkinci olarak hastanın tedaviden beklentileri de sürenin değişkenlerinden biridir. Üçüncü olarak hastanın iyileşme isteği de süreyi belirler. Psikologlar, ellerinde sihirli değnekleri olan ve ilk seanstan sonra sizi bütün sorunlarınızdan kurtaracak birer büyücü değildir ve siz tedaviye isteksizseniz, alışkanlıklarınızdan vazgeçmeyecekseniz, psikoloğun önerilerini yerine getirmeyecekseniz tedavi de doğal olarak uzayacaktır.

Psikologlara genellikle aniden ortaya çıkan bir stres kaynağı söz konusu olduğunda başvururuz. Psikologlar da kaynağa ulaşmak için zengin bir donanıma sahiptir. Ancak şu da var: Toplum bireylerden oluşur ve toplumun ruh sağlığı ne kadar iyi ve dengeliyse bireyler de kendi içlerinde ruh sağlığı bakımından o kadar iyi durumdadır. Dolayısıyla sorun odaklı düşünmek, bireylerin ruh sağlığını olumsuz yönde etkiler. Bu noktada çözüm odaklı düşünmek gerekir. Sıkıntılar büyümeye başladığında ise sadece bir kişinin, yani psikoterapiye başvuranın değil, o ve onun çevresindeki kişilerin de durumdan etkilendiği unutulmamalı, sıkıntının yayılarak kitleleri etkileyebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

Psikoterapi nasıl etkili olur?

Psikologlar toplumda etkilenen kişileri bireysel ve/veya toplu olarak tedavi etmek için gereken desteği uygun şekilde kullanır. Bireysel olarak ele alınan kişilerin duygu durumlarının toparlanmasındaki sürecin yanı sıra verilen toplu eğitimler, yaptırılan uygulamalar, grup terapi şeklindeki paylaşımlar da sürecin sağlıklı olarak toparlanmasında yardımcıdır. Desteğin varlığı ne kadar çok kişi tarafından biliniyorsa çaresiz kalan ya da kendini çıkmazda hisseden de aynı doğrultuda yalnız olmadığını bilecek ve yardım zaman içinde daha da artacaktır. Bu da psikoloğun varlığını ve sürece olan hâkimiyetini önemli kılar.

Öte yandan terapi sürecinin de aşamalar halinde ilerlemesi gerekir. Çünkü psikologlar ihtiyacı olana ihtiyacı olduğu kadarını vermek durumundadır. Tüm destek bir anda verilirse pek çok önemli nokta atlanabilir. Bu da tedavinin aşama aşama ilerlemesini zorunlu kılar. Hasta belki içinde bulunduğu durumdan bir anda kurtulmak istediği için her şeyin hemen çözülmesini isteyecektir ancak bunun mümkün olmadığı hastaya özenle anlatılmalıdır. Zira kısa sürede elde edilen sonuçlar, psikoterapi söz konusu olduğunda sonuçtan çok “durumu kurtaran” tampon çözümlerdir ve tedaviye gelen kişi, çok daha ağır travmalarla geri gelecektir.
Psikoterapide bir diğer önemli nokta ise psikoloğa duyulan güvendir. Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi bu biraz da kişisel bir tercih olabilir; hasta, kendi alanında uzman olan A psikoloğunun yanında kendini rahat hissedemez ve açılamaz da tecrübe ve bilgi birikimi açısından yolun başında sayılan B psikoloğu ile “elektriği tuttuğu” için çok daha rahat diyaloğa girer. Bu, psikoterapi açısından psikologlardan birinin “daha iyi” ya da “daha kötü” olduğu anlamına gelmez. Yine de güven, önemli bir aşamadır ve hem psikoloğa güvenmek hem de tedavide süreç yönetimini ona bırakmak gerekir. Burada esas olan “tedavi”dir ve hastanın psikoloğa yüklediği duygusal beklentilerle tedaviden sonuç beklemesi yanlıştır. Bu arada… Her psikoloğun uzmanlık alanı farklıdır ve bu sebeple her psikolog herkesi tedavi edebilir diyemeyiz. Örneğin bazı psikologlar madde bağımlılığı, yeme bozukluğu, şizofreni, ergen psikolojisi vb. alanlarda uzmanlaşmıştır.

Hemen vazgeçmeyin

Yanında rahat hissettiğiniz psikoloğu buldunuz, konusunda da uzman ve tedaviye başladınız… Artık ikinci aşamadasınız demektir. Bu noktada, psikoloğun değerlendirmelerine izin vermek ve engelleyici olmamak önemlidir. Çünkü psikolog, ön yargısız hareket eder ve sürecin yönetimi de bu yüzden psikoloğa bırakılmalıdır. Çözüm ve tedavi arayışı içinde de dürüst davranmak önemlidir. Bunun için gereken şey de karşılıklı güven atmosferinin oluşması, açık ve dürüst olmaktır… Bu aşamada en önemli nokta ise psikologdan herhangi bir bilgi saklamamaktır çünkü saklanan her bilgi, çözüm sürecini uzatacak hatta daha da kötüsü çözümü imkânsız hale getirecektir. Bilgi saklama noktasında ise hastanın kendisi kadar yakınlarının da sorumluluğu vardır. Hasta utandığı, bilinmesini istemediği vs. için psikoloğundan bilgi saklamaya kalkabilir ancak yakınları da bilgi saklaması yolunda baskı yaptığı taktirde hastanın durumu daha da çözümsüz hale sürüklenecektir. Örneğin hasta, aile içi cinsel taciz mağduru olabilir. Bu bilgiyi kendisi sakladığı sürece gerçeğe ulaşılma ihtimali küçük de olsa vardır ancak aile baskısıyla bu bilgiyi gizlemesi isteniyorsa durum içinden çıkılmaz hale gelecektir.

Tam da bu noktada bir hatırlatmada bulunmak gerekiyor: Psikologlar, sizin hayatınızın sırlarını öğrenmeye hevesli bir meraklı değildir. Sizi tedavi edebilmesi için o sırlara ihtiyacı vardır çünkü sizin iyileşmeniz için izlenecek yolu ancak her şeyi öğrendiği taktirde belirleyebilir ve ne yazık ki psikoterapilerin yarım kalmasındaki en önemli sebeplerden biri de “her şeyi anlatmamak”tır.

Tedaviden vazgeçecekseniz

Eğer herhangi bir sebeple tedaviden vazgeçmeyi düşünüyorsanız ilk yapacağınız şey bunu psikoloğunuza söylemek olmalı… Bu konuda da bir şey gizlemeyin ve ne düşünüyorsanız açıkça dile getirin çünkü sürece hâkim bir psikolog, tedavinizin hangi aşamada bulunduğunu da bilecek ve sizi buna göre yönlendirecektir. Dolayısıyla en “yapmamanız” gereken şey, aniden bir sonraki seansa gitmemektir. Tedavinizi yarıda bırakıyor olabilirsiniz, tam sonuç alma aşamasında süreci başa sarıyor olabilirsiniz, yarım kalacak bir terapiyle kendinizi çok daha kötü sonuçlara itiyor da olabilirsiniz. Psikoloğunuzla meseleyi tartışın ve o noktada neden bırakmayı düşündüğünüz konusuna odaklanın. Bu çok daha yardımcı olacaktır. Özetle, iyileştiğinize, psikoloğunuzun size yardımcı olmadığına/olamadığına vs. kendi başınıza karar vermeyin. Unutmayın ki uzman siz değilsiniz, psikoloğunuz.

Hastaların bir kısmının da “süreç çok uzadı” gerekçesiyle tedaviden vazgeçtikleri bir gerçek. Genel olarak bir süre vermek gerekirse fobi, anksiyete, depresyon vb. için gereken tedavi süresi üç ila altı ay arasıdır. Cinsel sorunlar, ilişkilerindeki problemler, kimlikleriyle ilgili sıkıntılar ve travmalar sebebiyle başvuranların tedavileri için süre vermek doğru değildir çünkü kimi birkaç ayda sonuçlansa da bazılarında tedavi yıllar sürer.

Devamı

ERKEK AKLI

Borderline kişilik bozukluğu nedir

Umut Doğan Yıldız

-

Resmi olarak 1980 yılında tanısı konan borderline (sınırda) kişilik bozukluğu, yaklaşık 40 yıldır araştırılıyor ve kesin tedavisi henüz bulunmuş değil.

Küçücük bir sorun insanın iç dünyasında büyür, büyür ve devleşir, içinden çıkılamaz, altından kalkılamaz hale gelir. Sıkışır, kaybolursunuz adeta. Etraf ne gecedir ne gündüz; vakit hep alacakaranlıktır ama sabahın değil akşamın alacakaranlığını yaşarsınız. O ortamdan kurtulmak için bir şeyler ararsınız ama ne aradığınızı dahi bilmezsiniz! Uçlarda salınır durursunuz. Borderline Kişilik Bozukluğu’nun (BKB) atmosferi tam da budur işte…
Ancak tıbbi açıdan yaklaşacak olursak, genel tanımı insanın duygularını ve duygu durumunu etkin biçimde yönetmesini imkânsız hale getiren ciddi bir psikolojik rahatsızlıktır. Genellikle ilişkiler çerçevesinde kendini belli eder ve bazen her türlü ilişkiyi etkiler, bazen de tek bir ilişki üzerinde etkili olur. BKB, genellikle ergenlikte ve yetişkinliğin erken evrelerinde ortaya çıkar.

Kaos içinde yaşamak…

Borderline Kişilik Bozukluğu’nun temel özelliği, kişiler arası ilişkilerde ve kişinin kendisine dair duygu ve düşüncelerinde tutarsızlık ve istikrarsızlık sergilemesi… Bu psikolojik rahatsızlığa sahip kişiler ilişkilerinde, duygularında, düşüncelerinde, davranışlarında ve kimlik algısında kararsız kalmalarıyla da tanınıyor. İç dünyalarına hemen her zaman bir karmaşanın hakim olduğu BKB hastaları, duygularını kontrol etmekte de zorlanıyorlar ve adeta bir kaos içinde yaşamaya mahkûm oluyorlar. En ufak sorunlar bile onlar için ciddi problemler haline gelebiliyor, Türkçe’deki o çok güzel ifadeyle pire için yorgan yakabiliyorlar! Hemen her konuya karşı aşırı duyarlı oluyorlar. Sıradan, basit bir olay bile onlar için aşırı tepki verilmesi gereken krizlere dönüşebiliyor; reaksiyonları bir anda tetiklenebiliyor. Sonrasında da güçlükle sakinleşebiliyorlar hatta sakinleşemiyorlar. Sizi dinliyorlar, gösterdikleri tepkinin aşırılığına dair sözlerinize hak da veriyorlar ama birkaç dakika içinde sizi de suçlamaya başlayabiliyorlar. Gelgitli ruh halleri sağlıklı düşünmelerini önlediği gibi sağlıklı davranmalarını sağlıklı kararlar almalarını da engelliyor. Bu tür davranışları sürekli sergiledikleri için bir süre sonra kendilerini “kimsenin anlamadığı, kimsenin sevmediği, kimsenin arkadaş olmak dahi istemediği” biri olarak görmeye başlıyorlar ve o noktadan sonra, tüm sosyal ilişkileri de bu iç çalkantıdan payını alıyor.

Teşhis en erken 19 yaşında

Borderline Kişilik Bozukluğu olan insanlar istikrarsız ilişkilere, tepkisel ruh haline ve dürtüsel davranışlara sahip oldukları için kurdukları ilişkilerde başarılı olamıyorlar ve mevcut ilişkilerinin de bozulmasına sebep oluyorlar. Terk edildiklerine, reddedildiklerine o kadar kolay inanıyorlar ki kendilerine dair duygu ve düşünceleri de derin yara alıyor. Aslında yaşanmamış o “reddedilme” halini hazmedemiyorlar. Hatta terkedilmemek için delice çabalıyorlar. Nüfusun %2-3’ünü etkileyen ve genelde ergenlik döneminde veya yetişkinlik döneminin başlarında ortaya çıkan BKB’nin teşhisi en çok da 19 ila 34 yaşları arasında teşhis edilebiliyor. BKB, bir süre sonra düşünme, algılama, ilişki ve iletişim kurma biçimini de etkilemeye başlıyor. Ne ilişkilerinde ne de kendilerine dair düşüncelerinde bir türlü istikrarlı davranamıyorlar.

Borderline Kişilik Bozukluğu’nda ilişki adına yaşanan her ne varsa hem yoğun hem de istikrarsız olarak gelişiyor. Çoğu ilk buluşmada âşık olduğunu söyleyen BKB’liler, kısa bir süre sonra “âşık oldukları kişiye” adeta tapmaya başlayıp putlaştırabiliyorlar. İlişkinin henüz başlangıcında olsalar bile sevdikleri bir an bile yanlarından ayrılmasın, tüm gününü kendisiyle geçirsin, ilişki bir an evvel cinsellik düzeyine taşınsın hatta hemen evlensinler gibi beklentiler içine giriyorlar. Bu beklentiler karşılanmazsa bir anda âşık oldukları o kişiyi kendi içlerinde değersizleştirip, bu paralelde davranmaya başlıyorlar. Özetle başkalarıyla ilgili duygu ve düşünceleri ani ve büyük değişimler gösterebiliyor ve bunu inanarak yaşıyorlar!

BKB bozukluğu yaşayan insanların zorlandığı bir diğer alan da kariyer… Çünkü tıpkı özel ilişkilerinde olduğu gibi, kariyer hedeflerinde ve o hedefe ulaşmalarını sağlayacak çalışmalarında da ani ve kökten değişimler gösteriyorlar. Mesleki yaşamlarındaki en küçük bir başarısızlık bile benliklerini sorgulamalarına sebep olabiliyor. Hatta çok kısa aralıklarla kendilerini yetenekleri ve sahip oldukları değer anlaşılmamış zavallı ve ezilen eleman olarak hissedip, buna inanıp; hemen arkasından intikam hırsıyla bilendikçe bilenen kindar bir eleman rolünde bulabiliyorlar. Bu konuda daha pek çok örnek verilebilir. Örneğin düzenlenen toplantıya yöneticilerden biri geç kaldığında, gereksiz yere öfkeye kapılabiliyorlar. Daha da kötüsü, söz konusu gecikmeyi direkt kendileriyle ilişkilendiriyorlar.

BKB’lileri bekleyen tehlikeler

Borderline Kişilik Bozukluğu’na sahip kişiler depresyona meyillidir. Çünkü hem tüm duygularını uçlarda yaşarlar hem de hangi duyguyu ne zaman yaşayacaklarını bilemezler. Bu duygusal iniş çıkışlar da sürekli hata yapmalarına sebep olur. Hatalarını düzeltmeye kalktıklarında işleri daha da sarpa sardırabilirler. Bu da ellerini attıkları her işi yüzlerine gözlerine bulaştırdıklarına inanma sebepleri olur. Kaçınılmaz olarak depresyona sürüklenirler. Depresyon ise duydukları öfkeyi kendilerine yöneltir. Ve iplerin koptuğu nokta da genellikle budur. Çünkü BKB’liler sürekli tekrarlayan intihar tehditleri ya da kendine zarar verme eğilimlerini açığa çıkaran davranışlar sergiler. Kimi sorumsuzca para harcarken kimi durmaksızın yemek yer. Kimi uyuşturucu kullanmaya başlar ve ciddi bir bölümü de kaza riskini umursamadan araç kullanarak, kendine kesikler atarak, yakarak vb. intihar eğilimlerini ortaya koyar. Öte yandan, intihara teşebbüs eden BKB’lilerin başarı(!) oranı ortalama %10’dur!

Kim bu BKB’liler? Tedavi edilebilirler mi?

Tıpkı diğer bozukluklarda olduğu gibi BKB için de kesin bir neden bulunabilmiş değil. Bilinen tek şey, kişiyi bu bozukluğa yatkın hale getirebilecek, birbirinden farklı biyolojik, psikososyal ve genetik risk faktörleri bulunduğu. Örneğin yapılan araştırmalara göre Borderline Kişilik Bozukluğu, birinci dereceden biyolojik akrabalar arasında beş kat daha fazla görülüyor! Aynı şekilde madde bağımlılığı, antisosyal kişilik bozukluğu, bipolar bozukluk ve depresif bozukluklar da ailelerde görüldüğü taktirde daha büyük riskler olarak ele anılıyor.
BKB’nin tedavisinde son yıllarda bireysel ya da grup bazlı psikoterapi yöntemi uygulanıyor. Oturumlar birkaç ay veya birkaç yıl sürebiliyor. Tedaviyle ilgili en önemli risk ise hastanın tedaviyi veya terapisti reddetme riski… Reddetme söz konusu olduğunda ise süreç zorlu ve sabır gerektirir hale dönüşebiliyor. BKB’lilerin istikrarsızlığı bazen de tedaviyi yarıda bırakmalarına veya tamamen bırakmalarına sebep olabiliyor. Tedavinin hedefleri ise:

*Uyum sağlama becerilerinin ve işlevsel becerilerin seviyesini artırmak, (kişisel bakım, işte istikrar, sağlıklı sosyal ve özel ilişkiler)
*Fevri yaklaşımları ve davranışları azaltmak,
*Yaşadığı ana dair farkındalığı artırmak,
*Fiziksel sağlığı artırmak olarak özetleniyor.

Devamı

Popüler

 

www.pilioo.com