Bizi Takip Edin

SAĞLIK

MUTFAKTAKİ TEHLİKE

-

 

Tuz, sağlığınızın amansız düşmanı mı yoksa tamamen masum bir lezzet artırıcı mı? Gezegenin bu en leziz mineraline yakından göz atalım.

Tuz olmadan hayatta kalabilir miyim?

Hayır
Tuz sağlığınız için ‘olmazsa olmaz’dır. Vücudunuz tuzu kendi başına üretemez ve hücreleriniz çalışmak için tuza muhtaçtır. Aslına bakarsanız, Amerikan Tıp Enstitüsü sodyum ihtiyacınızı karşılamak için günde en az 3,8 gram tuz (sadece yarım çay kaşığı kadar) tüketmenizi tavsiye ediyor. (Türkiye’deki oranla karşılaştırılacak gibi değil, değil mi?)

Sodyum, bütün o gösterişli minerallerin arasında elektriği iletme kabiliyetine sahip olmasına rağmen oldukça mütevazı görünen bir bileşiktir. Görevi ise kas fonksiyonlarının ve hidratasyonun (maddelerin su ile karışması) devamlılığına yardımcı olmaktır. İşte bu yüzden de sporcu içeceklerinin içinde sodyum bulunur. Terleme ve idrar yoluyla sürekli sodyum kaybedersiniz ve bu sodyumla suyu yerine koymadığınız takdirde, kan basıncınız başınızı döndürecek ve kendinizi sersemlemiş hissettirecek kadar düşer. Alaska Üniversitesi beslenme uzmanlarından Dr. Rikki Keen, “Sodyumu kanınızdaki sıvıları tutmaya yardımcı bir sünger gibi düşünün” diyerek en basit tanımı yapıyor.

Ne var ki bazı insanlar çok fazla su içerek hiponatremi, yani kandaki sodyumun normal değerlerin çok altına düşmesi gibi ölümcül bir problemle karşılaşabilir. Üstelik bu profesyonel sporculardan çok amatörlerin başına sıkça gelebilen bir durumdur.

Şekerdi yağdı derken, tuza karşı da savaş açıldı. Beslenme uzmanları ve doktorlardan oluşan güçlü bir ordu, her gün ‘düşman’ın bize ve sevdiklerimize verdiği hasarı anlatmak için obeziteden kalp yetmezliğine, hipertansiyondan görme kaybına kadar pek çok istatistiği gözler önüne seriyor. Tıp enstitüleri besinlerdeki sodyum miktarının düşürülmesi konusunda hükümetlere baskı yaparken Amerika Kalp Derneği gibi kurumlar da ABD’de Ulusal Tuz Alımını Düşürme adına bazı girişimler peşinde.

• Ülkemizde ise durum bu gibi konular söz konusu olduğunda her zamanki gibi aynı… Dünya ortalaması 9-12 gram iken 18 gramlık tuz tüketimiyle dünya birinciliğini kimselere kaptırmıyoruz. Tabii bunda tuzdan kaçınmanın zor olması da başrol oynuyor. Sonuç olarak diyet yaparken tuzu kessek bile işlenmiş gıdalar ya da restoranlarda yediğimiz besinlerden gelen tuzdan kaçabilmemiz oldukça zor görünüyor.

• Ancak rakamlara bakıp hemen silahlarınızı kuşanmadan önce hor görülen bu minerali daha yakından tanımalısınız. Belki de onun varlığına zannettiğinizden daha fazla ihtiyacınız vardır.

Paranoyak biri gibi sürekli tuz alımımı gözlemem mi gerekir?

Pek değil
Eğer yüksek tansiyon gibi bir sorununuz varsa, büyük ihtimalle tuz artık yasak bölge olmuş demektir. Mekanizma gayet açık: Sodyum kanınızın daha fazla su tutmasını sağlar ve böylece kalbiniz daha çok çarptığı için kan basıncınız da yükselir. Kan basıncınız zaten yüksekse bir probleminiz var demektir. (Yüksek miktarda sodyum alımı tuza hassasiyeti olan, yani tuzu vücudundan dışarı atamayan kişiler için de tehlikeli olabilir.)

Ya turp gibiyseniz?

Amerikan Tıp Enstitüsü 14 yaş ve üstündeki bu kişilerin günde 2.300 miligramdan fazla (ki bu da hemen hemen bir çay kaşığı tuz demektir) sodyum tüketmemeleri konusunda kesinlikle çok katı. Enstitü, orta ve daha yukarı yaş grupları ile böbrek yetmezliği, yüksek tansiyon ya da diyabetten muzdarip kişilere daha da düşük bir limit koyuyor. (1.500 miligram ya da yarım çay kaşığından biraz daha fazla.)

Elbette bu iki limit de kolaylıkla aşılıyor. Bu durumun farkında olan bazı uzmanlar daha hoşgörülü davranıyor. Onlara göre günde 3.400 miligram sodyum çoğu erkek için bir problem teşkil etmiyor. Hatta Yeshiva Üniversitesi doktorlarından Michael Alderman, “Normal düzeyde kan basıncı değerine sahip sağlıklı erkeklerin sodyum alımlarını azaltmaları gerektiğine dair bir kanıt bulunduğunu sanmıyorum” diyor.

Dr. Alderman’a göre tuz tüketimini yeni yeni azaltmaya başlayanlar, sağlıklarını olumsuz yönde etkileme riskiyle karşı karşıya… Journal of Hypertension dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre sodyum alımlarını 1.000 miligram azaltan kişiler, düşük tansiyon dışında yüksek kalp atış hızı ve düşük insülin hassasiyeti (diyabet riskini artıran bir faktör) şikâyetlerinde bulunuyor. Alderman, “Tuz alımını azaltmak herkesin sağlığı üzerinde olumlu sonuçlar doğuracak mı, ona bakmak gerekiyor. Bunun için de daha fazla klinik çalışmaya ihtiyacımız var” sonucuna ulaşıyor. Dahası sodyumun kan basıncını yükselten tek faktör olmadığını da unutmayalım. Çoğu kişinin gözden kaçırdığı yüksek tansiyon nedenlerinden biri de aşırı kilolu olmak.

Tuzun kan basıncı üzerindeki etkisi yok edilebilir mi?

Evet
Hızlı bir biyoloji dersi verelim: Vücudunuz sürekli olarak her hücrenin dışındaki sodyum ve içindeki potasyumu dengelemeye çalışır. Amerikan Kalp Derneği’nin, Hypertension dergisinde yayınladığı bir araştırmada da belirtildiği gibi potasyumdaki artış, tıpkı sodyum azaldığında olduğu gibi kan basıncını düşürebilir. Tuz konusundaki hoşgörüsüzlüğü malum Tıp Enstitüsü bile bunu inkar etmiyor: “Sodyum ve potasyumu ayrı ayrı tükettiğiniz zaman sahip olacağınız kan basıncı oranı, bu iki minerali bir arada tükettiğiniz zamankinden çok daha farklı oluyor.”

Ne yazık ki gün boyu tükettiğimiz aşırı tuzlu işlenmiş gıdalar potasyum kaynaklarına yer bırakmıyor (yani taze sebze ve meyvelere). Beslenme araştırmaları gösteriyor ki genç erkekler günlük önerilen potasyumun (4.700 miligram) ancak yüzde 60-70’ini alabiliyor. Bu durumda dengeyi sağlayacak tek şey, her fast-food siparişinizde bir de salata istemek gibi görünüyor.

Yemek pişirirken tuz koymasam olur mu?

Hiç fark etmez
Makarna pişirdiğiniz suyun içine tuz eklemek kan basıncınızda soruna yol açmaz çünkü
ortalama bir beslenme düzeninde sodyumun yüzde 77’si zaten işlenmiş gıdalardan ve restoran mönülerinden geliyor. Geri kalan miktarın yüzde 12’si besinlerden doğal olarak gelirken evde yaptığınız yemeklerle elde ettiğiniz sodyum oranı sadece yüzde 5. Kısacası evde yemek pişirirken tuzu kesmenize ya da tuza alternatif başka yollar aramanıza gerek yok, zira tuz temel tadı veren tek doğal kaynak. Zaten her şeyi bir kenara bırakırsak beynimiz de tuz istemek üzerine evrimleşmiştir çünkü hayatta kalmak için gereklidir. <p>Ayrıca tuz, yediğiniz besinlerdeki acılığı bastırarak asıl lezzeti verir. Tuz koymadığınızda çoğu besinin tatsız, sanki bir şeyler eksikmiş gibi gelmesinin nedeni de budur.

Neden işlenmiş gıdalarda bu kadar çok tuz bulunuyor?

Karışık bir durum
Öncelikle, tabii ki daha lezzetli olmasını sağladığı için. Ne var ki fast-food ve işlenmiş besinlerin bu kadar tuzlu olmasının tek nedeni de bu değil.

Başlangıç olarak şöyle anlatalım: İnsanlar tanıdık tat profillerinden hoşlanır. Tuzun sağladığı bu zengin ve derin tada da alışmak gayet kolaydır. Bu besinlerdeki tuzu azalttığınızda ya da tamamen çıkardığınızda şikâyetler gelir ve ürün satın alınmaz.

Dahası tuz, işlenmiş gıdaların üretimi sırasında oluşan kötü tatları da maskeler (aynı şekilde koruyucu bir madde ve renk düzenleyici olarak da iş görür).

Ayrıca yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var ki, oldukça yüksek paraların döndüğü bu sektörde bu kadar çok iş yapan ve üstüne bu kadar ucuz olan başka ne olabilir ki?

 

 

SAĞLIK

Kalp sağlığı için öneriler

Umut Doğan Yıldız

-

Kalbinize yatırım yapmanız için önerilerimiz var. Kalp sağlığı için önerilerimiz karşınızda.

01 İYİ MÜZİK

Sabah işe giderken klasik müzik dinlemek stresinizi ve kan basıncınızı düşürüyor. GoT’nin açılış müziği de olur. Deutsches Arzteblatt International

02 ALTIN TABAK

Meyve, sebze, balık ve işlenmemiş yiyeceklerden zengin bir diyet, kalp krizini ve erektil disfonksiyonun etkilerini önlemeye yardımcı olabilir. European Society of Cardiology

03 AĞIRLIK KAPIN

Bilim insanları ağırlık kaldırmanın daha düzgün biçimli kırmızı kan hücrele-rinin oluşumunu desteklediğini buldu. Bu da daha düşük bir kalp hastalığı riski demek. Mississippi Üni.

04 YEŞİLİ SEÇİN

Haftada sadece bir tane kivi tüketmek, kanınızdaki “iyi” HDL kolesterolü konsant-rasyonunu artırarak kalp krizini tetikle-yen kan pıhtılarının oluşumunu azaltıyor. Nutrition Journal

05 NEFESLENİN

Haftada bir yoga yapmak, düzensiz kalp ritmine sahip olan kişilerin kalp atış hızını ve kan basıncını düşürdü. European Journal of Cardiovascular Nursing

06 ÇİFT TERAPİSİ

Teklifi erteliyor musunuz? Evlenin ve bekâr arkadaş-larınıza kıyasla bir kalp krizini atlatma şansınızı yüzde 14 artırın. East Anglia Üniversitesi

07 YUMURTAYA DEVAM

Araştırmacılar, yumurtanın atletlerin kanındaki “kötü” LDL kolesterolü seviye-sini etkilemediğini buldu. San Diego Eyalet Üniversitesi

08 TAKIM OYUNCUSU

Takımınızın küme düşme maçını izlemek kalp ağrısıyla sonuçlanmak zorunda değil. Bilim insanları kalp krizi riskinin maç günle-ri özellikle yüksek olmadığını buldu. European Academy of Neurology

09 GÜNEŞ KALKANI

Güncel bir çalışma güneşten gelen vitamini gölgede bırakıyor: Çok yüksek ya da çok düşük seviyelerdeki D vitamininin kalp kaynaklı ölüm riskini artırdığı bulundu. Kopenhag Üniversitesi

10 TUZLU YARA

Tuz eksikliğinin kas gelişimini engelleyebileceğini zaten biliyoruz. Ancak aynı eksikliğin kalp hastalıkları riskinizi yükseltebil-diği de ortaya çıktı. McMaster Üni.

11 YAĞ HİLELERİ

Tereyağı yerine linoleik asit bakımından zengin bitkisel yağları kullanmak koleste-rolü düşürebillir, ancak kalp hastalığı riskini yükseltebilir. British Medical Journal

12 AŞIRI YÜK

Saloncular, not alın. Yüksek kalorili shakeler kan basıncını düşüren ve fazla sodyumu dışarı atan ANP seviyelerini azaltır. American College of Cardiology

13 DUMAN BULUTU

Alışkanlıklarınızı değiştirmeniz için iyi bir zaman. E-sigara dumanı, normal sigaranın aksine atardamarlarda neredeyse yok denecek kadar strese yol açıyor. Bristol Üniversitesi

14 YORGUNLUK

Trafik gürültüsüne ne kadar maruz kalırsanız kalp krizi riskiniz o kadar artar. Sanki uykusuz kalmak için başka bir sebebe ihtiyacınız varmış gibi… Deutsches Arzteblatt International

15 HAVA KİRLİLİĞİ

Üzgünüz şehirciler: Havadaki kirlilik atar damarlarda plak oluşumunu hızlan-dırarak ileriki yıllarda kalp sorunlarıyla boğuşma riskinizi artırıyor. Washington Üni.

16 KÖTÜ İKİLİ

Hareketsiz – ve daha yaygın olan tip 2’de genellikle önlenebilir olan – diyabet, kalp krizinden ölme riskinizi yüzde 50 artırıyor. Leeds Üniversitesi

Devamı

SAĞLIK

Grip aşısı hakkında bilinmeyenler

Umut Doğan Yıldız

-

Grip aşısında aktif olmayan virüsler kullanılır ve bunlar hastalığa yol açmaz. İşte grip aşısı hakkında bilinmeyenler.

Aksine, 2-3 hafta içinde ortaya çıkan ve bir yıl boyunca devam eden etkisiyle, sağlıklı bireylerde gribe karşı koruma sağlar ve gripten kaynaklanan ekonomik ve sosyal kayıpları önler.

Grip, Influenza A ve Influenza B virüslerinin sebep olduğu bir enfeksiyon hastalığıdır. Genellikle kış aylarında sıkça görülen grip; yüksek ateş, baş ağrısı, halsizlik, öksürük şikâyetleri ile seyreder. Virüsler solunum yolu ile vücuda girerek üst solunum yolunda enfeksiyona yol açar. Riskli kişilerde ise diğer solunum yolu enfeksiyonları ile birleşerek ağır vakalara yol açabilir. Özellikle 65 yaş üstü kronik hastalıklara sahip olanlarda ölümle sonuçlanacak kadar ciddi sonuçlar doğurabilir.

Grip aşısı virüsten korunmanın en etkili yoludur. Her yıl, kış aylarında görülmesi beklenen grip virüslerine göre özel olarak yeniden hazırlanır. Genellikle Eylül-Kasım aylarında yapılır. Grip aşısı inaktif (ölü) virüsler içerir. 3 veya 4 inaktif virüsten oluşan 2 tip grip aşısı vardır. Bu yıl üçlü grip aşısında Influenza A (H1N1), Influenza A (H3N2) ve Influenza B virüsleri bulunmaktadır. Dörtlü grip aşısında bunlara ek olarak bir Influenza B virüsü daha bulunmaktadır.

Grip aşısı nasıl etki eder?

Grip aşısı yapıldıktan sonra bağışıklık sistemi virüslere karşı antikorlar oluşturur. Oluşan bu antikorlar, aktif virüsle karşılaşınca hastalığın oluşumunu engeller veya hafif geçmesini sağlar. Aşının koruyucu etkisi, yapıldıktan 2-3 hafta sonra ortaya çıkar ve 1 yıl sürer.

Grip aşısı nasıl uygulanır?

Grip aşısı yetişkinlerde üst kol kasına çocuklarda üst bacak kasına yapılır. Aşı uygulandıktan sonra uygulama bölgesinde hafif ağrı hissi olabilir. Bazı durumlarda 1-2 gün süren hafif ateş ve kas ağrıları görülebilir. Sistemik ve lokal etkiler 24-48 saat içinde kaybolur. Grip aşısında aktif virüs olmadığı için hastalığa yol açma ihtimali yoktur.

Grip aşısının yaş gruplarına göre dozları ise aşağıdaki gibidir:
3 yaş altı: İlk kez aşılanıyor ise 4 hafta ara ile iki kez yarım doz (0,25ml). Eğer geçen yıl aşılandı ise; 1 kez yarım doz (0,25ml)
3-8 yaş arası: 4 hafta ara ile 2 tam doz (0,50ml)
9 yaş çocuklar ve yetişkinler: 1 kez tam doz (0,50ml)

Kimler grip aşısı olmalı?

T.C. Sağlık Bakanlığı’nın önerisine göre;
1) Astım, KOAH, diyabet, kalp ve kronik böbrek hastaları,
2) 65 yaş üstü bireyler,
3) 6 ay-5 yaş arası çocuklar,
4) Hamileler (gebeliğin ilk 3 ayından sonra),
5) Emziren anneler,
6) Uzun süreli Aspirin tedavisi gören çocuk ve adolesanlar (6 ay-18 yaş arasındakiler),
7) Grip nedeni ile Reye Sendromu geçirme riski olanlar,
8) Bağışıklık sistemi baskılanmış kişiler; kanser hastalığı, organ ve kemik iliği nakli yapılanlar, HIV taşıyanlar ve bu kişilerle aynı evde yaşayanlar,
9) Hasta bakımı ile ilgilenen sağlık çalışanları…

Kimler grip aşısı olmamalı?

1) 6 aydan küçük bebekler,
2) Grip aşısı tavuk yumurtasından yapıldığı için, tavuk yumurtasına ciddi alerjisi olanlar,
3) Geçmişte grip aşısı ile ilgili şiddetli alerji öyküsü olan kişiler,
4) Gullian-Borre sendromu olan kişiler,
5) Orta ve ya şiddetli derece ateşli hastalığı olanlar.

Grip aşısının amacı komplikasyon geliştirme yönünden en yüksek risk grubunda olanları korumaktır. Grip bulaşıcı olduğu gibi, bronşit, pnömoni gibi daha ciddi hastalıklara da sebep olur ve hastanede yatarak tedavi gerektirebilir. Özellikle yaşı ileri ve kronik hastalıkları bulunan insanlarda ölümle sonuçlanabilir. Sağlıklı bireylerde de gribe karşı koruma sağlayarak iş gücü kaybının yanı sıra ekonomik ve sosyal kayıplara da engel olur.
Grip ve grip aşısı ile merak ettikleriniz için eczacınız en yakın danışmanınızdır!

Devamı

SAĞLIK

Nöroterapi nedir?

Umut Doğan Yıldız

-

Neurotherapy’ye “EEG Biofeedback” ve “Neurofeedback” denir. Peki bu terimlerin anlamı nedir?

Bir kişinin dikkatini artırmak, dürtüselliği azaltmak ve hiperaktif davranışları kontrol altına almak için beyin dalgası etkinliğini nasıl değiştireceğini öğrenmesine yardımcı olmayı içerir. Bireyin beyin dalgası etkinliği hakkında bilgi edinmesine ve bu bilgiyi beyin dalgası aktivitesinde değişiklikler üretmek için kullanmasına izin veren ağrısız bir tedavi yaklaşımıdır. Mevcut araştırmalar, DEB / DEHB olan bireylerin, beyindeki bazı bölgelerde beyin dalgası aktivitesinde çok az ve / veya diğer bazı beyin dalgası aktivitelerinden çok fazla olanı, bozukluğa sahip olmayanlara kıyasla çok az gösterir. Nöroterapide kişiler, beyin dalgası aktivitelerini değiştirmek için bilgisayarlı biofeedback ekipmanı kullanılarak eğitilir. Beyin dalgası aktivitesi değiştirildiğinde veya beyin Nöroterapi sürecinde belirli şekillerde çalışmak üzere eğitildiği zaman DEB / DEHB semptomları genellikle azalır.

NFT’den önce, beyin aktivitesinin ve psikolojik durumun objektif bir değerlendirmesi yapılır. Eğitim sırasında sensörler kafa derisine yerleştirilir ve daha sonra belirli beyin aktivitesini algılayan, güçlendiren ve kaydeden hassas elektronik ve bilgisayar yazılımlarına bağlanır. Elde edilen bilgiler, geribildirim sinyalindeki değişikliklerin, danışanın beyin aktivitesinin belirlenmiş aralıkta olup olmadığını belirten kavramsal anlayışla danışana hemen geri bildirim verir. Bu geribildirime dayanarak, beyin kalıplarındaki değişiklikler meydana gelir ve bunlar fiziksel, duygusal ve bilişsel haldeki olumlu değişimlerle ilişkilidir. Çoğu zaman, danışan, bu gibi olumlu değişikliklerin “hissi” duygusunu edinmesine ve geri bildirim oturumu dışında bu haklara erişebilmelerine rağmen, genellikle bu tür değişiklikler gerçekleştirilen mekanizmaların bilinçli olarak farkında değildir.

Devamı

Popüler

 

www.pilioo.com