Bizi Takip Edin

FITNESS

MOTİVASYONUNUZU ARTIRMANIN YOLLARI

-

 

Spor salonuna yazıldınız ancak üçüncü seferden sonra sıkıldınız mı? Öyleyse motivasyon probleminiz var demektir.

Minnesota’nın kırsal kesiminde tuhaf bir ofiste, Amerika’nın en usta motivatörlerinden biriyle karşı karşıya oturmaktayım. Amacım, çoktan sönüp gitmiş olan egzersiz isteğimi yeniden canlandırmak. Ama iyi haberlerim var; bunun için kan, ter ve gözyaşı dökmem gerekmeyecek. John Gagliardi, eski püskü sallanan sandalyesinden soruyor: “Ünlü ‘Acı yoksa kazanç da yok’ sözünü bilir misin?” Bu konuşmanın nereye varacağından korkmaya başladığımdan başımı isteksizce sallıyorum. Ama Gagliardi St. John Üniversitesi’nde bilinen lakabıyla Koç, alışık olduğunuz fitness gurularına benzemiyor. Öncelikle 79 yaşında ama hâlâ enerji dolu biri. İnsan, onun neslinden adamların motivasyon yerine ‘şevk’ gibi kelimeleri kullandığını hayal ediyor. Yine de ‘yaşlıyım ama güçlüyüm’ türünden bir gösterişçiliği ve ekstra şişirilmiş kasları yok. Bunun sebebi belki de eviyle üniversite kampüsü arasındaki 400 metrelik yolu katetmek için ayaklarını değil Chevrolet’sini kullanmasıdır; ama kim onu suçlayabilir ki? Gagliardi bir kişisel antrenör değil; o bir Amerikan futbolu teknik direktörü. Üstelik de gerçekten çok başarılı bir direktör. Son 58 sezon boyunca (54’ü üniversitede olmak üzere) 4 tane 3. lig şampiyonluğu, 443 de galibiyet kazanmış; dile kolay. Diğer bütün üniversite teknik direktörlerinden çok daha iyi… Ama başarılarının kendini şımartmasına da izin vermemiş. “Sanırım burada yaptıklarımız pek de fena değil.” diyor. Peki, ya çalıştırdığı bütün o takımları başarıya götüren motivasyon stiline ne demeli? Agresif antrenörlerinkinden çok, masalcı dedelerinkini andırıyor.
Aslında egzersiz yapma bakımından motivasyon -ya da eksikliği- Amerika’nın en dikkat edilmeyen sağlık problemi. Fitness devrimi diye adlandırdığımız şeyin 30. yılında dünya üzerinde düzenli egzersizin sağlayabileceklerini bilmeyen tek bir kişi bile kalmadı. Ama bu bilgi bir türlü iradeye dönüşemiyor. Son 20 yıldır yapılan araştırmalar gösteriyor ki egzersiz programlarına başlayanların yarısından çoğu, 12 ay içinde pes ediyor.

Bu konuda beni en çok rahatsız eden şey ise çok yakında benim de onlara katılmak üzere olmam. Elinizde tuttuğunuz bu derginin yazar kadrosunda çalıştığım 6 sene boyunca (koç eskiden Men’s Health’in ABD edisyonunun danışmanlarından biriydi) yüksek motivasyonu olan bir egzersiz tutkunuydum. Öğle yemeği saatlerinde meslektaşlarımla birlikte neşe içinde koşular yapar, haftada birkaç kere basketbol oynardım. Ancak, işimi değiştirdikten ve insanların öğle yemeğinde gerçekten de oturup yemek yedikleri bir iş yerinde çalışmaya başladıktan 3 yıl sonra haftada sadece 2 gün egzersiz yapan sefil birine dönüştüm. Bazı haftalar bunu bile ıskalamaya başladım.
Problem hiç de karmaşık değil. Çoğu günler egzersiz yapmak bana büyük bir angarya gibi gelmeye başlamıştı. Geleneksel bakış açısı, bunun ötesine geçmemiz gerektiğini söyler: ‘Acı yoksa kazanamazsın!’ gibi… Ancak sayıları giderek artan araştırmalara göre; egzersiz yapmaya sert adam havalarında yaklaşmanın asıl kendisi faydasız. Araştırma sonuçlarına göre başarılı olmak istiyorsak, kendimizi hoşlanmadığımız şeyleri yapmaya zorlamamalıyız. Bunun en güzel kanıtı da gelmiş geçmiş en başarılı üniversite koçu John Gagliardi’nin ta kendisi.

Öncelikle, kimsenin önünü kesmiyor. St. John takımına davet edilen herkes takımda oynayabiliyor, yeter ki antrenmanlara katılmış olsun. Zaten Gagliardi, futbol oyuncularının geleneksel olarak sevmediği her şeyi ortadan kaldırmışken kim antrenmanlara gelmek istemez ki? Beden eğitimi yok; koşu da yok. Çevikliği ve sürati artırmak için yapılan çalışmalar da yok. Hatta rakipten top kapma eğitimi bile yok. Gagliardi, oyuncuları 11’lik iki sıra halinde karşı karşıya diziyor ve 90 dakika boyunca çocukluklarından alışık oldukları bir sokak oyunu oynatıyor; top hangi oyuncunun elindeyse öbürleri onu sadece ellerini kullanarak durdurmaya çalışıyor. Eğer oyunu yüzünüze gözünüze bulaştıracak olursanız, Gagliardi’nin başınıza ekşiyeceği de yok. “Onları ezmemek lazım, sürekli enselerinde dolaşamazsınız.” diyor ve ekliyor; “İnsanı bir şeyden uzaklaştırmanın fiziksel değil, zihinsel güçlükler olduğuna inanırım.”
Eğer geleneksel futbol standartları açısından bakarsanız Gagliardi’nin motivasyon kavramını ele alma şekli tam bir sapkınlık. Ancak, diğer açıdan bakarsanız bu kusursuz bir sistem; Gagliardi oyuncuları tehditler, korkutmalar ve çığlıklarla değil, onların doğal olarak duydukları bir arzuyla harekete geçiriyor. Ne de olsa iş motivasyona gelince, arzular tehditleri daima iki seksen yere serer.
Hayatında hiç psikoloji dersi almayan Gagliardi, 40’larda Colorado Üniversitesi’nde Edebiyat Fakültesi’nden mezun olmuş. İçgüdüleri ve deneyimleriyle şekillendirdiği antrenörlük yaklaşımı da insan davranışını inceleyen Self Determinasyon Teorisi (SDT – Özgür İrade Teorisi) ile paralellik gösteriyor.

SDT-Özgür İrade Teorisi

Rochester Üniversitesi’nde SDT’yi geliştiren iki kurucudan biri olan Richard Ryan ile yemek yiyorum. Programlara bağlı kalma konusundaki toplu beceriksizliğimizi konuşuyoruz. 54 yaşındaki bakımlı ve yakışıklı bir adam olan Ryan, ağaran saçları ve çocuksu yüzüyle “Komik. Her 1 Ocak’ta bir sürü kişi spora başlama kararı alır. Heyecanları ise ayın 20’sine kadar kaybolur.” diyor. Ryan, mesleki hayatının büyük bir kısmını sadece bu 20 günde ne olduğunu anlamaya değil, genel olarak motivasyon kavramını anlamaya adamış. Onun ve diğer SDT’cilerin vardığı sonuç, kabaca şöyle özetlenebilir: Zorunda olduklarımızı değil, istediklerimizi yaptığımız müddetçe daha mutlu ve başarılı oluyoruz.

Bu sonuç gayet akla yatkın geliyor. Ama 70’lerde Ryan ve Rochester Üniversitesi’nden meslektaşı Edward Deci ile sonradan SDT’nin temellerini atacak ilk araştırmayı yaptıklarında, bu Gagliardi’nin antrenmandan önce oyuncularını koşturmaması kadar radikal bir fikirdi. Ryan, onlarca yıl boyunca psikolojinin hâkim ekolü olan davranış bilimini kastederek “Hâkim teori, her şey dışarıdan gelecek ödülleri almak veya cezalardan kaçınmak için yapıldığıydı,” diyor. “İnsanların içlerinde doğal bir motivasyonları olabileceği konusunda hiçbir fikirleri yoktu.”

Deci ve Ryan’ın görüşü davranış bilimin tamamen yanlış olduğu değil, ama eksikleri olduğu yönündeydi. Evet, ödüller ve cezalar davranışımızı etkiler. Ama sadece yapmak için yaptığımız şeyler de vardır. Gerçekten de Deci, dış etkenlerin doğal motivasyona zarar verebileceğini ortaya çıkarmıştı. Deci, dönüm noktası kabul edilen araştırmasında okul gazetesine yazı yazan öğrencileri incelemişti. Öğrenciler, bu iş için kendilerine maaş bağlandıktan sonra -para, en temel motivatör- yazma motivasyonlarında düşüş yaşamışlardı. Yani? Bir şeyi yapmak için bir kere para ödendikten sonra, o şeyi sadece para alabilmeye devam etmek için yaparsınız (Bir daha bir profesyonel bir sporcunun “Para için yapmıyorum.” dediğinde bunu hatırlayın.)
SDT görüşü 70’lerden beri birçok alana yayıldı; eğitim, sağlık, iş… Ancak, en zorlayıcı araştırma ‘egzersize bağlılık’ alanında yapıldı. Araştırmacılar, örneğin bütün insanların egzersize karşı doğal bir eğilimleri olduğunu gördü. “İnsanlar, aslında bütün memeliler, oyuncudur.” diyor Ryan. “Daha küçükken düşe kalka oyunlar oynarız. Bunun sağladığı bir fayda da vardır; insanı fiziksel bakımdan daha rekabetçi hale getirir. Ancak olay kafamızda bu şekilde işlenmez. Herhangi bir çocuğa neden top oynamayı sevdiğini sorun, ‘Eğlenceli olduğu için’ diyecektir. Bu aktivitenin kas yapısını geliştireceği ya da 80’inde sağlıklı kalmasını sağlayacağı için değil. İçsel motivasyonun doğası da budur zaten; psikolojik açıdan ‘yapmak için yapılır’.”

Sorun şu ki…

Büyüdükçe -erken ergenlik ya da 20’lerimizin başında- fiziksel aktivite güdülerimiz, günlük hayatın gerçekleri karşısında eziliyor: Çalışma ihtiyacı, ailenin ya da ilişkinin gereksinimleri, televizyonun zehirli cazibesi… Gittikçe daha hareketsiz bir hayata geçeriz. Pantolonlarımız daraldığında ya da kalp krizi geçirmekten korkmaya başladığımızda da koşu ayakkabıları alıp şık bir spor salonuna yazılırız. Ve bu da malesef gerçek sorunun başladığı noktadır. SDT savunucuları, ‘egzersize bağlılık’ üzerinde yıllar boyunca sayısız araştırma yaptı. Sonuçlar hiç değişmiyor: Egzersiz motivasyonunuz içsellikten çıkıp dış etkenlere bağlandıkça, yani sevdiğiniz için değil, yapmanız gerektiğini düşündüğünüz için yaptıkça, onu sürdürme ihtimaliniz de düşüyor.

2004 tarihli, Uluslararası Spor ve Sağlık Bilimi Bülteni’nde yayınlanan bir araştırma için 486 egzersiz yapan kişi motivasyonları açısından sınıflandırıldı. Aralarında egzersizi eğlenceli buldukları için yapanlar da vardı, kaynağı dışarıdaki motivasyonlara bağlı olarak yapanlar da. Sonuçta; 6 ay süren bu çalışma sırasında iç motivasyonuyla hareket edenlerin egzersizlerine devam etme oranının diğerlerinin 3 katı olduğu tespit edildi. Ayrıca, işe yarayacağını düşünebileceğiniz bazı motivatörler de aslında işe yaramıyor. Doktorlarını mutlu etmek için spor yapanlar, egzersiz programlarını sürdüremiyor. Yalnızca daha çekici olmak için ter atanlar da çabucak havlu atıyor. Ryan ve ekip arkadaşları, 1997 tarihli bir araştırmada spor salonuna gösteriş için yazılanların, sağlık sebebiyle yazılanlara göre daha az gittiklerini ortaya çıkarmıştı.

Hatta, azim söz konusu olduğunda, içsel motivasyonla hareket edenlere en çok yaklaşanların ‘özdeşleşmiş’ motivasyon sahipleri olduğunu görmüşler: Egzersizin gerçekten yapmaya değer olduğuna, çünkü sağladığı faydaların çok değerli olduğuna yürekten inanan insanlar…

Kanada Brock Üniversitesi’nde psikoloji profesörü asistanı olan Philip Wilson; “Özdeşleşmiş motivasyon, içsel motivasyon kadar kuvvetli olabilir.” diyor. SDT ve egzersiz üzerine araştırma yapan Wilson, eskiden profesyonel bir futbolcuydu ve bu etkiyi kendi hayatında da gözlemledi. Artık spor salonundaki saatleri, futbol rekabetini yaşadığı günlerdeki kadar eğlenceli geçmiyormuş. Ama yine de sporu aksatmıyor. “Açıkçası şimdi acı veriyor ama sağlığıma olan faydaları için yapıyorum.” diyor.

Kavramları içselleştirmeyi mantıklı bulan Ryan’a göre; “Bu, dışsal ödüllerin motive edici olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak motivasyon ödüllere bağımlı hale gelmişse ve alınan ödüllerde yeterince süreklilik yoksa, motivasyonda da buna göre iniş çıkışlar olacaktır.”
Başka bir deyişle, bira göbeğinizi küçültme isteği sizi ayın 1’inde spor salonuna sokabilir, ama tek amacınız buysa ayın 20’sini geçemezsiniz. Ryan’ı dinlerken son 3 yıl içinde içsel motivasyonlu bir sporcudan dışsal motivasyonlu olanına doğru dönüştüğümü anlıyorum. Bir zamanlar sadece eğlence için koşup spor yapıyordum. Her hafta yaptığımız basketbol oyunumuzdan önceki gece, 11 yaşımdan beri hissetmediğim heyecanı hissederdim. Bugün beni koşu bandına çıkaran duygular ise suçluluk ve korku. Ve bu ikisi, baharatlı patates kızartması için duyduğum şehvete rakip bile olamaz.

Egzersizi Sevmek

Eğer egzersizi sevmek, spora devam etmenin tek yoluysa, bize egzersizi sevdirecek olan nedir? SDT araştırmacıları, bir aktivite üç temel ihtiyacımızı karşılarsa içsel motivasyon kazanacağımızı söylüyorlar. Birincisi, otonomi: Yani, yapma kararını siz vereceksiniz, bunu bir başkası istemeyecek. İkincisi, yetkinlik: Ne yaptığınızı bileceksiniz ya da en azından geliştirmekte olacaksınız. Üçüncüsü, ilinti: Aktivite başka insanlarla bağlar kurmanızı sağlayacak.

Gagliardi bu üç unsuru ilginç bir şekilde 60 yıl önce futbol sahasında birleştirmeyi başarmıştı. 1940’larda Colorado’daki lise takımında oynayan Gagliardi’nin pek de hoş anıları yok. Antrenörleri onları saatlerce koşturur, zorlayıcı beden eğitimi egzersizleri yaptırır ve ördek yürüyüşü denen ağır bir egzersiz yaptırırmış. Gagliardi başını sallayarak, “Maçta ördek yürüyüşü yapmazdık ki,” diyor ve ekliyor; “En kötü kısmı da berbattık.”

Sezonun ortasında antrenörleri işi bırakmış. Durumu düzeltmek isteyen Gagliardi antrenörlüğe gönüllü olmuş. Okul yönetimi onay verince de her ergenin yapacağını yapmış: kendisinin ve arkadaşlarının nefret ettiği her şeyi kaldırmış. Koşuları, beden eğitimini ve ördek yürüyüşlerini iptal etmiş; eski antrenörün koyduğu maç arasında su içme yasağını da kaldırmış. Yeni bir felsefe de getirmiş: “Daha iyi olana kadar oynamaya devam edelim.”

Gagliardi tamamen içgüdüleriyle hareket ederek mükemmel bir SDT atmosferi oluşturmuş. Oyuncular ‘otonom’muş. Yani, oynamak zaten tam istedikleri şeymiş. Ayrıca, yetkinlermiş. Yani, oynadıkça daha da iyi hale gelmişler. Ve futbol bir takım oyunu olduğundan ilinti unsuru da ister istemez yerine oturmuş.

O günleri hatırlarken yüzü ışıldayan Gagliardi; “En güzeli de, başarmış olmamızdı.” diyor. “Bayağı iyiydik. Ne yaptığımızı anlamaya başlamıştık.” Tabii ki tevazu gösteriyor. Öğrenci antrenörleri liderliğindeki bu takım, 2 kez şampiyon olmuş ve üniversitede beraber çalışmaya devam ettiklerinde 4 kupa daha kazanmışlar. O günlerden bu yana, geçen 60 yıl içinde Gagliardi sadece SDT unsurlarını güçlendirmiş. St. John Üniversitesi takımındaki her son sınıf öğrencisi takımın kaptanı… Her hafta antrenman maçlarında hücum ve savunma pozisyonlarını oyuncular kendileri belirliyor. Bunlar, ‘ilinti’ kavramını daha da güçlendiren iki etken. Daha çok oynadıkça takım daha yetkin hissediyor, maçlarda genellikle kazanmak da bu duyguyu pekiştiriyor. Otonomi açısından bakılırsa, dünyada bu kadar özgür futbol oyuncularına rastlamak zor… Dışarı çıkma yasakları yok, zorunlu çalışma saatleri yok, egzersiz masaları yok… Sadece, oyun oynama üzerine kurulmuş bir futbol var…

Gagliardi, bu aykırı yaklaşımının yeni oyuncuları çoğu zaman şaşırttığını söylüyor. Sezon arasında öbür antrenörlerin de yaptığı gibi ağırlık çalıştırıp çalıştırmadığını soruyorum. “Tabi ki hayır.” diyor kıkırdayarak. Ardından her yaz takıma yeni katılan birinci sınıf öğrencilerine gönderdiği mektuptan bahsediyor. “Onlara diğer okullardaki arkadaşlarının yaz boyunca ağırlık çalışıp koşular yaparak askeri eğitimden geçeceklerini anlatıyoruz.” diyor. “Bizden temmuz ortasına, yani öbür arkadaşlarınızın egzersizlerini bitirip antrenmanlara yazılacağı zamana kadar haber almayacaksınız. Bu arada gezin, dolaşın, hayatın ve muhteşem haziran ayının tadını çıkarın. Eğer bu arada beyzbol gibi oyunlar oynayarak aktif kalırsanız ne âlâ. Neden zevk alıyorsanız onu yapın.” diyor. Zorlama ortadan kalkınca, ona karşı gelmeye çalışan duygu, yani isyankârlık da ortadan kalkıyor. Ünlü Fizikçi Newton’un dediği gibi etki yoksa tepki de yoktur. Sporcular antrenmandan kaçmak yerine, bir an önce egzersizlere başlamak istiyor.

Can sıkıcı olan şey, egzersize yaklaşımımızın Gagliardi’nin futbola yaklaşımına hiç benzememesi. Çocuklardan başlayalım. Televizyon ve bilgisayarlar onları gittikçe daha da küçük yaşlarda hareketsizleştiren bir ortam yaratıyor. Öyle ki fiziksel bakımdan aktif olma fırsatları, artık onların eğlencelerini baltalar hale geliyor. Sıradan bir beden eğitimi dersi, spora yatkın bir çocuk için harikadır. Ancak olmayanlar için resmen her seferinde bir aşağılanma ‘fırsatı’ anlamına gelir. Yetişkinler için de durum hiç iç açıcı değil. Meşgul hayatlarımız spora pek zaman tanımıyor. Spor salonlarındaki egzersizlerin oyun olarak değil, iş olarak algılanması tuhaf. Kendimizi liman işçileri gibi zorluyoruz, kürek mahkûmları gibi hayali gemiler yüzdürüyoruz, hiçliğe doğru binlerce adım atıyoruz. Neden keyif almadığımız belli değil mi?

Okullarımızdaki beden eğitimi anlayışını değiştirmemiz zor görünüyor. Ama sorunu kişisel açıdan çözmek çok basit… Eğer bir fitness programına başlayacaksanız önce kendinize neden spor yapmak istediğinizi soracaksınız. Eğer cevabınız sevgilinizin ya da eşinizin göbeğinizden şikâyetçi olması veya doktorunuzun kalbinizden endişe etmeye başlamasında yatıyorsa, başarısız olmaya mahkûmsunuz. Ryan; “Neden yapmak istediğinizi çözmeniz gerekiyor?” diyor. Peki ya egzersiz yapmak istemiyorsanız? Egzersizi sizin için önemli olan bir sonuca bağlayın. Bu herhangi bir şey olabilir. Sağlıklı olmak, gençleşmek, daha hızlı koşabilmek ya da merdivenleri rahat çıkabilmek… Artık, hangi amaç sizin için daha çekiciyse… Kişisel motivasyonlarınızı anlamanın da ötesindeki anahtar ise oyun oynamaya duyduğunuz doğal güdüyü tekrar keşfetmektir. Egzersize, Gagliardi’nin 16 yaşında futbolu ele aldığı tarzda yaklaşın. Yapmak zorunda olduğunuz şeyleri kafanızdan atın; bütün enerjinizi eğlenceli bulduğunuz şeylere yöneltin.

Tıpkı Çocukken Oyun Oynamak Gibi

Bu kimimiz için ağırlık kaldırmak, kimimiz için kilometrelerce koşmaktır. Ya da bisiklet sürmek, basketbol oynamak, havuzda yüzmek, tenis oynamak veya ormanda yürüyüş yapmak da olabilir. İşin püf noktası şu: Yapacağınız şey sizi o kadar mutlu etmeli ki zarar verecek olsa bile vazgeçmemelisiniz. Bir arkadaşıyla düzenli olarak bisiklete binen Ryan, ilintilendirmenin gücünü kendi deneyimlerinden de biliyor. “Aslında çoğu gün bisikletten vazgeçebilirim ama arkadaşım kapıma bisikletiyle geldiğinde mutlaka çıkıyorum.” diyor. “Birbirimizi desteklediğimiz için zevkli hale geliyor, böylece tekrar binmeyi de garantiliyoruz.”
Bu tür bir destek benim kurtuluşum olabilir. Gagliardi ile görüştükten birkaç hafta sonra arka bahçede bir komşumla mangal yapıp düşen kondisyonumdan bahsediyordum. Komşum bana triatlona katılmak için çalıştığını ve gelecek hafta onunla birlikte 10 kilometrelik uzun bir koşuya katılıp katılmayacağımı sordu. Başta tereddüt ettim ama onunla koşuya gittim.

Peki, kolay mı geçti, dersiniz? Keşke… Son birkaç kilometrede bacaklarıma elektrik veriliyor gibi acı çektim. Ama bir yandan da tanıdık ve sıcak bir duyguyu tekrar hissetmeye başladım: Bir arkadaşla sohbet etmenin keyfi, bir tepe daha kat etmenin, bir kilometreyi daha geride bırakmanın tatmini. Koşu bittikten sonra, yıllardır hissetmediğim kadar yorgun hissediyordum kendimi, her yerim ağrıyordu. Yine de yüzümde bir gülümseme vardı. Tıpkı eskiden iş arkadaşlarımla koşarken olduğu gibi… Tıpkı, çocukken oyun oynamanın tek egzersiz olduğu ve ne istersem onu yaptığım zamanlardaki gibi. En güzeli de tekrar yapmak için sabırsızlanıyorum.

 

FITNESS

Men’s Health Egzersizi: The Juggler

-

Editör :

Karın bölgenizde yağlanma başladıysa The Juggler hareketi tam da ihtiyacınız olan şey.

 

Devamı

FITNESS

Steroid kullanmanın psikolojik ve fiziksel etkileri

Umut Doğan Yıldız

-

Steroid kültürü başını alıp giderken, kullanım sebepleri arasında yalnızca kas kütlesi kazanmak yer almıyor.

Gençliğin, dinçliğin ve erkeksiliğin arayışı içinde olan insanlar ilaçlara yüklenirken, bu işin sonunda ne olduğunu ve yaşanması muhtemel tüm riskleri mercek altına aldık.

Alec Wilson’ın biceps ölçüsü, en güçlü olduğu zamanda 45 cm civarında. İyi günündeyse 212 kg ile deadlift yapabiliyor ve bu bir aslanın ağırlığıyla eşit. Devasa yüklerle mücadele etmeden önce midesinden kaba bir hırıltı çıkararak vücudunu adrenalin üretimi için şokluyor. Bu kükremeyi herkes tanıyor ve Wilson’ın salona geldiğini anlıyorlar. 36 yaşındaki Wilson, profesyonel bir vücut geliştirme sporcusu olmasa da birkaç fen diplomasına sahip. Çalışma ofisi çoğu zaman laboratuvara dönüşüyor. Antrenmanlarıysa gitgide acımasız bir hale geliyor. Neredeyse her akşam, genç oğlu yatağa gittikten sonra mahallesindeki spor salonuna giderek ağırlık kaldırıyor ve diğer iri adamlarla sohbet ediyor. Genellikle bütün gece antrenman yapabileceği hissine kapılıyor. Yaptığı şey ağırlık kaldırmak, sohbet etmek, yine ağırlık kaldırmak, biraz daha sohbet etmek. Kovulana kadar spor salonunda kalabileceğini söyleyen Wilson, “Bir sonraki akşam tekrar giderek kaldığım yerden devam ederim,” diyor.

Wilson’la Birmingham’da bir barda tanıştığımızda, onun evinin yakınlarındaydık. Gözümün önündeki çelişki aniden kafama dank etti. 177 cm’lik uzun sayılamayacak boyuna karşın oldukça büyük duruyordu. Omuzları geniş, göğsü bir viski fıçısı gibi ve birçok açıdan beni küçük hissettirecek kadar iriydi. Pes perdeden konuştuğu zamanlarda kendisini anlamak zorlaşıyordu. Kendimizi ilk tanıttığımızda sağ elinin titrediğini fark etmiştim. Her zaman bu kadar büyük olmadığını söyleyen Wilson, birkaç yıl önce 212 kilogramlık rekoruna yaklaştığı bir dönemde sıkıntı yaşamıştı. Dört yıllık çalışmanın ardından gücü artmıyor ve bu duruma sinirleniyordu. Spor salonundayken diğer insanlarla teknikten ve beslenmeden konuşmayı seviyordu. Arkadaşlarıyla birlikte steroidlerden de bahsediyorlardı. Arkadaşları kullandıkları bileşiklerin içeriğini açıklamaya başladığında tıbbi dile benzer bir lisana kayıyor ve konuya vakıf olmayanlar için anlaşılması zor bir evre başlıyordu. Bileşenleri karıştırdıkları “istifleme” evresine dair deneyimlerini paylaşıyor ve birbirlerine sorular soruyorlardı. Bu sorular “Nasıl hissettin?”, “Ne tarz yan etkiler gördün?” ve “Neler fark etti?” tarzında sorulardı. Wilson bu özel konuşmanın bir parçası olmaktan gurur duyuyordu. Bu kültüre kendini adamanın hiç de kolay olmadığını ifade eden Wilson, “Saygınlık kazanmış olmanız gerekiyor. Sıranızı bekler, büyük adamlara öncelik tanır ve hiyerarşideki konumunuzu bilirseniz, yerinize yerleşirsiniz. Bu grubun içinde yer almam, kimliğimin bir parçası haline geldi,” diyor.

Wilson çok fazla direnmedi ve steroid kullanmaya karar verdi. Arkadaşından hormon terapilerinde kullanılan anabolik etkili testosteron enantat temin etti ve kimsenin onu tanımayacağı komşu şehirdeki bir klinikten şırınga aldı. Stokları tükenmeye başladığında ise Sırbistan’da internet üzerinden steroid siparişi verebileceği bir eczane buldu. Kısa zaman sonra diğer bileşenlerde de uzmanlaşarak, vücudunun alışmasını engellemek amacıyla aldığı dozu ufak ufak artırdı. Eklem ağrılarından kurtulabilmek içinse küçük dozlarda osteoporoz tedavisinde de kullanılan ve “deca” olarak bilinen nandrolon dekanoat kullanmaya başladı.

İlerleyen haftalarda kasları balon gibi şişmişti. Wilson, barda oturduğumuz sırada bana cep telefonundan birkaç fotoğraf gösterdi. Fotoğrafta mutfağının solgun ışığının altında duruyordu. Tıraşlı başının altında, sırt kaslarının nerede bittiğini ve boyun kaslarının nerede başladığını anlamak mümkün değildi.

Wilson’ın çalıştığı ağırlıklar artmıştı. Daha güçlü ve daha motive hissediyordu. Sabahları kendisine tüm gün boyunca yetebilecek bir enerjiyle uyanıyordu. Kısa zaman sonra kendine olan güveninin sadece spor salonunda değil, iş yerindeyken de arttığını fark etti. Sorunları daha kolay çözmeye başladığını söyleyen Wilson, “Kafamdaki düşünceler fazlasıyla berraklaşmıştı,” diyor.

Steroid kürleri genellikle 10 hafta sürüyor. Vücudun kendini kapatmamasını, yani doğal yoldan testosteron üretimini durdurmaması içinse post-cycle therapy (PCT) evresi uygulanarak vücudun organik işleyişinin korunması planlanıyor. Kürden çıkan kişiler cansızlıktan, cinsel performans düşüklüğünden ve derin bir depresyona sürüklenmekten şikâyetçi oldukları için PCT evresi zorlu geçiyor. Daha önce steroid kullanan biri bu evredeyken kendini küçük bir adam gibi hissettiğini söylemişti. Başka bir kullanıcı ise PCT sürecindeyken sadece tutunmak istediğini söylemişti. Libido düşüklüğü yaşayan bir başka kullanıcıyla konuştuğumda ise bana “Üç kadın karşınızda çırılçıplak haldeyken bir trambolinde zıplasa bile canınız sadece bir bardak çay ister,” demişti.

Benzer hikâyeler Wilson’ın da kulağına çalınmıştı ve steroidleri bırakma fikrinin dertli olduğunu düşünüyordu. Haliyle bırakamadı da. İlk kürünün dört yıl sürdüğünü ve bir tür fiziksel tahribata yol açtığını söyleyen Wilson, “Çünkü kuvvetiniz ve kas oranınız hızla artarken, tendonlarınız ve eklemleriniz buna ayak uyduramıyor,” diyor. Vücudu inşa ettiği kaslara destek çıkamayan Wilson’ın dizleri çelimsiz kaldı ve sağ omzunda hasar oluştu. Doktorunu ziyaret eden Wilson, “Doktor bana bu şekilde devam edersem çocuğumun büyüdüğünü göremeyeceğimi ve kalp krizi geçireceğimi söyledi,” diye anlatıyor.

Aslında Wilson, küre başlamadan önce de olası risklerin farkındaydı. Ben de ona kaygılı olmasına rağmen niçin ilaç kullandığını sordum. Bunu arada sırada, geçici bir düşünce olarak tanımlayan Wilson, “Büyük olasılıkla etkilerini bastırabileceğim hususunda biraz kibirli davrandım,” diyor. Wilson daha sonra deneyiminin derinliğini daha iyi ifade edebilecek bir ipucu verdi: “Bazı insanlar bara gider ve oradan asla çıkmaz. Ben de spor salonuna bu şekilde gidiyorum.”

Erkeklik Gücü

Steroidlerin 15-20 yıl kadar önce yalnızca ağırlık kaldırma yarışmalarıyla ilişkili olduğu düşünülüyordu. İlaç kullanan kişiler konuya hâkim olmayanlar için büyük, atılgan ve çabuk öfkelenen insanlardı. Sadakatli bir baba ya da oldum olası iyi niyetli bir insan olmanızın bile bir önemi olmazdı. Sosyal etiketlerden kaçamazdınız: İlaç basanlardandınız.

İlaçlar artık sadece bu büyük adamlar tarafından kullanılmıyor. Yaklaşık bir milyon Britanyalının steroidi iğne ya da yutma yoluyla aldığı tahmin edilirken, birçok uzman bu rakamın çok daha fazla olduğuna inanıyor. Kullanıcıların çoğu sağlık uzmanlarıyla etkileşime girmekten kaçınırken, vücutları arıza vermeye başladığında bile inatlarına devam ediyorlar. Bu noktada araştırmacıların gerçek kullanıcı figürünü belirlemeye dair umutları da aldatıcı bir sorunla çakışıyor. Çünkü kendine dair bilgi vermeyen insanlar hakkında bilgi sahibi olmanız mümkün olmayabilir.

Kullanıcıların birçoğu, toplum tarafından nispeten sıradan görünen insanlar. Bu salgını avukatlarda, bankacılarda, polislerde, öğrencilerde ve hatta verilere göre papazlarda bile görebilirsiniz. Steroidler toplantı odalarından kiliselere, mahkeme salonlarından üniversite amfilerine kadar hayatımızın her alanına girmiş durumda.

Steroid kullanımını artmakta olan bir sorun olarak tanımlayan Galler’in kamu sağlığı idaresi başkanı Dr. Frank Atherton, konuştuğum diğer sağlık uzmanları gibi bu sorunun estetik kaygılar nedeniyle büyüdüğünü düşünüyor. Fakat birçok durumda, başı çeken etken motivasyon. Yaşlı kullanıcılar testosteronun giydikleri tişörtü doldurmasından ziyade enerjileri seviyelerini yenilemesiyle ilgileniyor. Orta yaştaki erkekler daha çok eklem ağrılarından ve göbeklenmekten şikâyetçi olurken, vücutlarının doğal olarak azalan seviyesine karşı çözümü sentetik testosteronda arıyor. Bunu da ayna karşısında güzel gözükmek için değil, gençlik hissiyatını yeniden hissetmek için yapıyorlar.

Gençlerde ise durum, ebeveynlerinin de belirteceği üzere daha karmaşık. Genel teorilere baktığınız zaman steroid kullanımının Instagram ve Snapchat gibi sosyal medya deneyimleriyle alakalı olduğunu söyleyen Birmingham Üniversitesi spor bilimi araştırmacısı Tony Knox, “Çocuklar gösteriş yapma arzusu içindeler. Fakat olay bundan daha derin. Birçok genç erkek tehdit altında. Çünkü hayattaki yollarını bulmuş değiller,” diyor.

Knox geçtiğimiz 10 yılın büyük bir bölümünü steroid kullanımı ve steroidlerin zararları üzerine araştırmalar yaparak geçirdi. Ülkesindeki spor salonlarından tanıştığı kullanıcılarla konuştu, antrenman yapan biri gibi iri olduğu için güvenlerini de kazandı.

Günümüzde çok fazla cinsiyet varyasyonu olduğu için çocukların kendini nerede konumlayacağını bilmediğini söyleyen Knox, “Kendilerini saçmalık derecesinde maskülen bir kalıba yerleştiriyorlar. Ben çocukken cinsel belirsizlikler yoktu. Kendinizi belirli bir cinsel kimlikten gibi görünmek zorunda hissetmezdiniz. Ancak günümüzdeki çocuklar için bu durum kolay değil. Kendilerini bir erkek olarak tanımlamaları zorlaştı. Steroidlere bulaşma sebeplerinden biri de bu,” diyor.

Ertesi gün Knox, beni çalışmalarını sürdürdüğü spor salonlarından birine götürdü. Bir zamanlar iş yeri olan iki katlı bu salonun duvarlarında tesisin en kaslı üyelerinin dev resimleri vardı. Alanın büyük bir bölümü serbest ağırlıklardan ve direnç makinelerinden oluşuyordu. Koşu bantlarına ayrılan küçük alan ise büyük oranda boştu.

Knox beni zamanında steroid kullanmış, fakat 10 yılı aşkın süredir ilaç almayan kişisel çalıştırıcı arkadaşıyla tanıştırdı. Deneyimlerini anlatmasını rica ettiğimde bana, “Kendini kuvvetli hissediyorsun,” dedi ve ekledi: “Kafanı daha yükseğe kaldırabileceğini hissedersin. Hiç durmadan sevişebileceğini düşünürsün. Fakat başarıya ulaştığında, daha az erkeksi hissedersin.”

Doğayla Savaş

Erkekler binlerce yıldır kendini daha erkeksi hissetmeye çalışıyor. Antik Yunan’da sporcular, olimpiyat oyunlarından önce küçükbaş hayvanların testislerini yiyerek testosteronu direkt olarak mideye indirirdi. Bu dönemde kuvvetin önemi oldukça fazlaydı. Antik dönemdeki oyunlar gaddarcaydı ve yarışmacılardan bazıları arenayı canlı halde terk edemezdi.

İlk sentetik testosteron serisi 1935 yılında üretildi ve bilim adına büyük bir buluştu. Kısa bir süre sonra sporculara da enjekte edilmeye başlanan bu hormon, ilk önce Rusya, ardından da Amerika’da kullanılmaya başlandı. İki ülke arasında atletizm alanında yaşanan güçlenme yarışı, politik gerilim nedeniyle simgesel hale geldi. Olay kim daha hızlı koşabilir, kim daha ağırını kaldırabilir ve kim daha uzağa fırlatabilir meselesine dönüştü. Steroidler, 1970 yılında performans artırıcı ilaçlar profesyonel sporlarda yasaklanıncaya dek birçok kişi tarafından öğrenilmişti. Amatör sporcular testosteron depolamaya başladı ve spor salonlarını istila etti. Şu an içinde bulunduğumuz durum da tam olarak bu.

Cameron Jeffrey, İskoçya’nın batı kıyılarında bir steroid kliniği işletiyor. Kırklı yaşlarında devasa bir fiziğe sahip olan Jeffrey, 10 yıl boyunca streoid kullanıcılarıyla çalıştı. Daha sonra yaşadığı bölgeden uzak olmayan bir yere kendi kliniğini açtı ve danışmanlık yaptığı kişilerin güvenini kaybetmemek için benden bu yazıda farklı bir isim kullanmamı istedi.

Kliniği ilk etapta gayri resmî olarak açtığını söyleyen Jeffrey, burayı yarı sağlık, yarı sosyalleşme merkezi olarak düşünmüştü. Kullanıcılar burada bir yandan rehberlik hizmeti alırken, diğer yandan da kahvelerini içip sohbet edeceklerdi. Birçok kişi binanın arka tarafındaki penceresiz, steril ortamda çalışan Jeffrey’den kendisine enjeksiyon yapmasını istiyordu. Kullanıcıların buraya çok sık gelip gittiğini duymuştum. Jeffrey de bana gün boyunca birçok kişinin gelip gittiğini söyledi.

Oraya ulaştığımda Jeffrey ve 20’li yaşlardaki birkaç adam karşılıklı oturmuş kahkaha atıyorlardı. Çok zaman geçmeden Jeffrey, bu adamlardan biriyle arka tarafa geçti ve ona 500mg’lık testosteron hazırladı. İşleri bittiğinde genç adam hızlıca çıkıp gitti ve Jeffrey benimle tanışmak için ortak kullanım alanına geldi.

Koca gencin sürekli olarak daha fazlasını istediğini belirten Jeffrey, “Ona durması gerektiğini söylesem de hiçbir işe yaramıyor. Yaptığı anlamsız çünkü vücudunun alım kapasitesi de bir yere kadar. İnsanlar bu şekilde davranarak daha fazla kazanım sağlayacaklarını düşünüyorlar fakat ne yaptıklarından bihaberler. Zararın ne kadar büyük olabileceğini kestiremiyorlar,” diyor.

Yaşlanmayan Vücutlar

Kendisiyle konuştuğumda yaptığı en önemli işlerden birinin bilgi yaymak olduğunu söyleyen Dr. Atherton, “İnsanlar bu tarz işlere giriştiğinde gözleri tamamen açık olmalı,” demişti. Streoidlerin felç, kalp krizi ve kısırlık gibi yan etkilerini duyduğumu hatırladığım sırada, Atherton devam etti: “Gereğince bilgilendirilmiş ve steroidlerin riskleri konusunda fikir sahibi olan kişilerin vücut görünüşlerini kimyasal takviyeler kullanmak yerine sıkı çalışarak geliştirmek isteyeceklerine inanıyorum.”

Aynı şekilde Jeffrey de yaptığı işin bir çeşit danışmanlık olduğunu biliyor. Bu tip işlerde insanların güvenini kazandığınızda sizden başka bir yere gitmek istemezler. Bu tarz kliniklerin kiliselerde bulunan günah çıkarma odasına benzediğini belirten Jeffrey, “Eşleriyle ve arkadaşlarıyla konuşamadıkları için buraya gelip hayat hikâyelerini anlatır, içlerini dökerler,” diyor.

Yirmi dakika sonra yaşlı bir adam kliniğin kapısından içeriye girdi ve otomata doğru yönelerek kendine bir bardak kahve yaptı. Yaşlı adamı sıcak bir şekilde karşılayan Jeffrey, kısa bir süre sonra onunla birlikte kliniğin arka tarafına gitti. Jeffrey benden adamın kaç yaşında olduğunu tahmin etmemi istedi. 60 dediğimde, “Daha yukarı” dedi. 65 dediğimde ise bir daha denememi söyledi. Kendimden emin olmadan 70 dediğimde ise “80’e daha yakın. Uyuşukluktan şikâyetçiydi. Kilo almıştı ve köpeğini gezdirmek için bile olsa evinden çıkmıyordu,” diye anlattı. Bu durumun birkaç yıl önce olduğunu öğrendim. Jeffrey adama kan testi yaptığını ve testosteron seviyesinin mevcut yaşına göre bile çok düşük seviyelerde olduğunu öğrendiklerini söyledi. Adamın o tarihten bu yana 10 günde bir kliniğe geldiğini ifade eden Jeffrey, “Bir de şimdiki haline bak!” diyor.

Jeffrey’e göre yaşlı adamların çoğu steroid kullanıyordu ve kendisine niçin böyle düşündüğünü sordum. Jeffrey, “Bir zamanlar biraz göbekli olmanız, yıllara meydan okuyor olmanızı engellemezdi,” diyor ve ekliyor: “Ancak kültür değişime uğradı. Artık daha uzun yaşıyoruz ve uzun yaşamanın yanında güzel yaşamak istiyoruz. Ne yiyeceğimizi ve nasıl antrenman yapacağımızı öğrendik. Artık botoks diye bir şey var. Göğüslerine silikon taktıran insanlar var. Streoidler de bu işin bir parçası,” diyor.

Kliniği terk etmeden önce, içeriye uzun bir adam girdi ve sandalyelerden birine çöküverdi. Jeffrey aynı tarafa doğru yönelerek adamı dikkatlice süzdü. Adama büyük gözüktüğünü söyledi ve bunu iyi anlamda dediğini belirtti. Adamın suratına koca bir gülümseme yayıldı. Jeffrey’nin anlattığına göre yakın zamanda eşinden ayrılan adam, kafasını dağıtabilmek için antrenmanlara yüklenmişti. İkili, adamın aldığı maddenin yararı konusunda fikir çatışması yaşıyordu. Adam her ne kadar daha fazlasını istese de Jeffrey tedbiri elden bırakmadı ve nihayetinde kazanan taraf oldu.

Kontrolü Geri Kazanmak

Nisan ayında bir gün, tanışmamızın ardından çok süre geçmeden Alec Wilson’ı aradım. Jeffrey’nin kliniğinde gördüğüm son adam bana Wilson’ın söylediklerini hatırlatmıştı. Wilson bana steroid kullanımına neden olan motivasyonun sadece görünüm ve kuvvetle değil, daha ziyade bir çeşit kişisel iradeyle ilgili olduğunu anlatmıştı.

Wilson dört yıllık kürüne başlamadan önce, evliliğinin kötüye gittiğini ve depresyona sürüklendiğini fark etmişti. Genellikle dingin ve durağan olan ruh hali karanlık bir hal almaya başlamıştı. Telefondayken bana “Kimliğimde kırılmalar yaşadım. Çalışmaya, bir şeyler yapmaya, sevilen bir koca ve baba olmaya daha fazla devam edemeyeceğimi düşündüm. Bu noktada kontrol altına alabileceğim tek şeyin vücudum olduğunu düşündüm,” dedi.

Diğer steroid kullanıcıları da kişisel dizginlenme, kendine hâkim olma, görünümünü değiştirebilme, dünyanın etraflarından açıklanamaz şekilde kaydığı düşüncesi konularında benzer şeyler anlatmıştı. Bazı zamanlarda yaptığı şeyin doğru olduğunu hissettiğini ifade eden Wilson, “Yaptığım şeylerden pişman olmadım çünkü kimliğimin bir bölümünü geri almama yardımcı oldu,” diyor. Wilson, eşiyle evliliğini bitirmiş olsa da hala arkadaşlar ve oğullarıyla da birlikte iyi bir ilişki içindeler.

Konuşmamızın sonlarına doğru yeniden steroid kullanıp kullanmayacağını sordum. “Kullanırdım,” demekte gecikmedi. “Bunun sana faydası ne olacak?” dediğimde ise “Enerji seviyemi yükseltecek. Takdir edersin ki 42 yaşındayım ve bazı günler zorlayıcı olabiliyor,” şeklinde konuştu.

Devamı

FITNESS

25 Nisan Perşembe TV’de hangi maçlar var?

Umut Doğan Yıldız

-

Bugün 25 Nisan Perşembe. İşte bugünün maçları ve spor programları.

10:00 A Spor – Dünyadan Futbol

11:00 A Spor – Spor Ajansı

11:00 TRT Spor – Spor Manşet

15:00 A Spor – Türkiye’nin Kupası

16:40 TRT Spor – Gündem Futbol

19:00 TRT Spor – 1. Lig Gündemi

20:00 A Spor – Yeni Malatyaspor – Galatasaray (Ziraat Türkiye Kupası) (CANLI)

20:30 beIN Sports 2 – Sevilla – Rayo Vallecano (CANLI)

21:30 beIN Max 2 – Real Sociedad – Villarreal (CANLI)

21:45 TRT Spor – Atalanta – Fiorentina (İtalya Kupası) (CANLI)

22:30 beIN Sports 1 – Getafe – Real Madrid (CANLI)

Devamı

Popüler

 

www.pilioo.com