Bizi Takip Edin

ERKEK AKLI

KURU KAL, HAYATTA KAL: THE RAIN

Umut Doğan Yıldız

-

 

Netflix’in Danimarka yapımı yeni dizisi The Rain, 4 Mayıs’ta izleyiciyle buluştu. The Rain’in oyuncu kadrosu ve yapımcılarıyla Kopenhag’da bir araya geldik ve merak ettiğimiz soruları kendilerine sorduk.

İlk sezonu 8 bölümden oluşan diziyi diğerlerinden farklı kılansa, normalde Hollywood filmlerinde görmeye alıştığımız post apokaliptik bir hikâyeyi farklı bir perspektif süzgecinden geçirerek aksiyonu ön plana çıkarmaktan ziyade izleyiciyi bir takım sorularla karşı karşıya bırakıyor olması. Üstelik felaket bölgesi, bu tarz senaryoları görmeye pek de alışkın olmadığımız İskandinav ülkeleri.

Yağmur yoluyla taşınan ve İskandinav nüfusunun çoğunu yok eden bir virüs, Dünya’yı bildiğimiz bir yer olmaktan çıkarır. Yiyecek sıkıntısı ve giderek yayılan hastalık, bölgeyi insanların birbirini avladığı bir arena hâline getirir. Altı yıl boyunca bilim insanı babaları tarafından yerleştirildikleri bir sığınakta kalan Danimarkalı iki kardeş Simone ve Rasmus, dışarı çıkma zamanının geldiğine inanırlar. Dışarıda ise sonradan parçası olacakları ekip onları beklemektedir. Ekip, kardeşlerin babalarını ve akıllarındaki sorulara cevap bulmak amacıyla tehlikeli bir yolcuğuna çıkar. Fakat değişen dünyada aşk, arkadaşlık, kıskançlık ve ihanet gibi kavramlar pek de değişmemiştir.

Röportaj: Zeynep İlayda Zafer

Bu tarz post apokaliptik bir diziye neden ihtiyacımız var sizce?

Lukas Løkken (Patrick): Yani ne diyebilirim ki, sonuçta her yapılan sanatın amacını sorgulamamıza gerek yok. Danimarka’da çılgınca bir şeyler oluyor ve bu benim için yeterli bir sebep. Tüm yapımlar 12 Yıllık Esaret gibi politik olmak zorunda değil bence. Bir kurtarıcı arıyorsanız Buda’ya falan danışın, Netflix’e değil.

Alba August (Simone): Aslında Dünya çevresel olarak çok kötü bir hâlde. Dizide bu duruma dikkat çekmeye çalışıyoruz ve eğer bunun üzerine durup düşünmez ve önlem almazsak bunun sonuçları nereye varabilir onu görmemiz gerekiyor. Alışkanlıklarımızı değiştirmeli ve artık gezegenimize gereken ilgiyi göstermeliyiz. Bizler Danimarka’da çok güvendeyiz ve çoğu sorundan uzak bir hayat sürüyoruz. Bu hikâye bize kendimizi sorgulatıyor. Böyle bir felaket başımıza gelse hazırlıklı olabilir miydik?

Mikkel Boe Følsgaard (Martin): Bütün bilim kurgu ürünleri zaten bir şekilde toplumun yansımasıdır. İklim değişikliği, mülteciler, savaş… Her şey aslında o veya bu şekilde yansıtılıyor. Korktuğumuz şeyler bizi bulduğunda ne yaparız diye düşünüyoruz. Jannik bu konuları nasıl yansıtabileceğini düşündü ve umarım insanlar dizimizi izlerler ve dünyanın şu anki hâlini bir daha düşünürler.

Lucas Lynggaard Tønnesen (Rasmus): İnsanlara şu anda böyle bir şeyin yaşanma ihtimalinin olduğunu anlatmak önemli bence. İklim değişikliği, mülteciler derken insanların bu tarz değişikliklere hazır olması gerektiğini düşünüyoruz. Yaşadığımız dünyayı takdir etmeyi hâlâ öğrenemedik maalesef. İnsanların dışarı çıktıklarında iki kere düşünmesi ve bunu fark etmesi gerekiyor. Başka bir açıdan da mültecilerin hikâyesini farklı bir perspektiften işliyoruz aslında. Birden bire tanıdığınız bildiğiniz topraklar düşmanlaşıyor ve evinizi terk etmek zorunda kalıyorsunuz. Ailenizi ve arkadaşlarınızı kaybediyorsunuz.

Angela Bundalovic (Beatrice): İnsan olmak ve beraber insan olabilmek de bu noktada büyük önem taşıyor. Tabii ki bu konularda yazmak, bunları irdelemek gerekiyor ancak eğlence sektörünün de bu konularda söylemesi gereken birkaç şey var ve olmalı da diye düşünüyorum. Bu yapma bir dünya, sadece bir kurgu, gerçek değil. Ancak gerçek hayatta da tam olarak böyleyiz bence. Bir şeyleri değiştirmeye başlamazsak dizi gerçeğe dönüşebilir.

     

Dizinin alt metninde değindiği konulardan biraz bahsedebilir misiniz?

Jannik Tai Mosholt: Bu dizinin arkasındaki ana fikir, yüksek refah seviyesindeki İskandinav toplumunun böyle bir felaket karşısında ne yapabileceğini düşünmekti. Bu toplum birdenbire yok olsaydı ne yapardık? Hâlâ olduğumuza inandığımız insanlar mı olurduk yoksa başka bir şeye mi dönüşürdük? “Medeni” insan olmanın nerede başladığı ve nerede bittiği sorularına da cevap arıyoruz. Dizide kimi insanların vahşileştiğini görüyoruz. Hayatta kalma çabası bizi nerelere getiriyor?

Christian Potalivo: Jannik’in de değindiği gibi biz burada doğduğumuz için elimizde olan olanakları hep orada olacakmış gibi görüyoruz. Dünya’nın başka ülkelerinde de doğabilirdik. En büyük korkumuz da zaten burada yatıyor. Bütün bu olanaklarımız, güvenli ortamımız ve mutluluğumuz gitseydi ne yapardık? Bir insanın insanlığını kaybetmesi için onu ne kadar zorlamanız gerekiyor? The Rain bütün bunları yansıtmaya çalışıyor.

 

Bundan önce birçok Danimarka yapımına imza attınız. Netflix’le çalışmanın farkları neler?

Jannik Tai Mosholt: Aslına bakılırsa birçok yönden herhangi bir Danimarka prodüksiyonu gibiydi. Hangi yapım şirketiyle çalışırsanız çalışın, her zaman belli bir çalışma şekliniz oluyor zaten. Yine de ortada bir özgürlük hissinin olduğunu söyleyebilirim. Netflix, biz ilk başta hangi fikirle yola çıktıysak onu bize sık sık hatırlatıyor. Yani ortada kesinlikle bir karışma ya da işi ticarileştirme durumu yok.

Christian Potalivo: Muhtemelen çoğu Avrupa ülkesi bu durumu yaşıyordur. Danimarka’dan yola çıkıyoruz ve ürettiğimiz şeylerin ne zaman hayata geçirileceğini bilmiyoruz ve hayata geçirdiğiniz zaman bu çok büyük bir başarı oluyor. Netflix’le deneyimlediğimiz en büyük fark ise, fikrimizi sunduğumuzda bize bunu gerçekleştirmek istediklerini hemen söylemeleri oldu. Kimseyi ikna etme çabasına ve korkunç uğraşlara girmek zorunda kalmadık. Bir fikrin kabul edilmesi ya da reddedilmesi en başından belli olduğu zaman, bu sanatsal açıdan sizi oldukça özgür kılıyor. Yapılacak mı yapılmayacak mı stresine girmektense işimize odaklanıp ortaya gerçekten iyi bir şey çıkarmaya çalışıyoruz.

Neden bir felaket unsuru olarak yağmuru seçtiniz?

Jannik Tai Mosholt: Su herkes için hayat kaynağıdır, yaşamın ve toplumların merkezidir. Suyun hayat vermek yerine öldürmesinin ilginç olabileceğini düşündük. Ayrıca kontrolünü yitirmiş bir insanlığın portresini en iyi bu şekilde çizebiliriz diye düşündük. İnsan anlamadığı şeyden korkar. Hayat kaynağı olan suyun birdenbire ölümcül bir düşmana dönüşmesi insanın ayarlarını tamamen bozacak bir durum. Bir de suyun dinsel bir yanı da var. Su her şeyi yıkar, arındırır, geride hiçbir şey bırakmaz. Bu olay da karakterlerimizi kimliklerinden ve hayatlarından sıyırıyor. Geride yeniden inşa edilmesi gereken bir dünya bırakıyor.

 

Eğer şu anda yağmur başlasaydı ve sığınağa yanınıza bir kişi daha alarak gidebilseydiniz, bu kim olurdu?

Lukas (Patrick): Bu benim için kolay bir soru. Çekimler sırasında orman sahneleri ve çatışma sahneleri için daha önce Afganistan’da görev almış iki sniper’la antrenman yaptık. Ben kesinlikle onlardan birini yanıma alırdım.

Sonny Lindberg (Jean): Evet, ben de ya onlardan birini seçerdim ya da John Legend’ı falan alırdım. Aşağıda kesinlikle müziğe ihtiyaç var. Yoksa kafayı yersiniz.

Mikkel (Martin): Çocuklarımı alırdım. Telefonumu da tabii.

Alba (Simone): Kız kardeşimi.

Lucas (Rasmus): Biraz düşünmeliyim. Sanırım en iyi arkadaşımı yanıma alırdım.

Angela (Beatrice): Erkek arkadaşımı alırdım.

 

Bir Netflix projesinde yer almak konusunda neler hissediyorsunuz?

Mikkel (Martin): Bu projeye de herhangi bir proje olarak yaklaşmaya çalıştım. Bu yüzden ilk başlarda her şey normal seyrindeydi benim için. Fakat prömiyer günü yaklaştıkça heyecanlandığımı ve gerildiğimi hissettim. Değerlendirmeye çıkıyoruz gibi hissediyordum. Sonuçta Netflix’te yer alacaksınız ve herkesin gözü üzerinizde olacak.

Lukas (Patrick): Bir yapımda yer almak bir puzzle’ın parçası olmak gibi ancak bu çok çok daha büyük bir puzzle. Dizinin prömiyer tarihi geldiğinde bunun nasıl bir his olduğunu o zaman anlayabileceğiz bence. Şimdiye kadar bütün olay Netflix’ten gelen binlerce e-mail. Bütün bu insanlar da kim diyorum her gün gelen kutuma baktığım zaman. Bir de işin maddi yönü var. Bir keresinde, nedenini hatırlamıyorum ama çekime iki saat geç başlamıştık. Çekimden önce bir Netflix kamyonu yanaştı ve içinde Danimarka’nın en pahalı dondurması, 10 kişilik bir masa boyutundaki kutuda bizi bekliyordu. Gecikmeden dolayı özür dilemek için göndermişler. Çılgınlıktı. Yani normal bir projede belki bir sandviç falan alırsınız. Fakat bir kamyon dolusu dondurma? İşte o zaman Netflix ile çalıştığımı anladım.

Sonny (Jean): Çekimlere başladığımızda bu projeyi de herhangi bir Danimarka projesi gibi görmeye çalıştık. Çünkü Netflix’i düşündüğünüzde konsantre olamıyorsunuz. Ancak tabii ki oraya çıkıp herkese sesimizi duyurmak istiyoruz. Netflix’le çalışmak hayallerimizin gerçek olması gibi bir şey adeta.

Dizide özellikle Danimarka’ya özgü bir şey var mı?

Lukas (Patrick): Bize bir baksana! İlk fotoğraf çekimlerine gittiğimde kendi kendime “Vay be, burası resmen elmacık kemiği festivali!” dedim. Herkes o kadar Danimarkalı ki!

Sonny (Jean): Evet, Netflix özellikle Danimarkalı bir oyuncu kadrosu istedi ve istediklerini kesinlikle aldılar bence.

Lukas (Patrick): Bir de, Danimarka yapımlarında karanlık özelliklere daima bir vurgu yapılır. Film çok mutlu çok pozitif olsa bile karakterlerin içindeki karanlık yanlar mutlaka ortaya çıkartılır. The Rain’de de bu var bence.

Dizideki favori karakteriniz kim?

Christian Potalivo: Bu çocuklarınız arasında seçim yapmak gibi bir şey! Ancak bazen kendimi duygusal olarak Patrick ile bağlantılı hissediyorum.

Jannik Tai Mosholt: Benim için de seçmesi çok güç, ama karakterin kendi içinde yaşadığı çatışmalardan ve çok boyutlu olmasından dolayı Martin diyebilirim. Kendime de çok yakın hissediyorum çünkü ben de kontrolü kaybetmekten korkan biriyim.

Sonny (Jean): Bence de Martin çok ilginç bir karakter. Dizideki her karakter aslında birbirinden çok farklı ama ben Martin’i seçerdim. Diziyi izleyince bence nedenini anlayacaksınız.

Lukas (Patrick): Orijinal olması bakımından Angela’nın oynadığı Beatrice karakteri en iyisi. O çok güçlü bir karakteri canlandırıyor ve kendisi de çok güçlü. Kamera karşısında kendine güveni her zaman yerinde ve hiçbir sahneyi tekrarlatmak zorunda kalmadı. Üstelik bundan önce de hiçbir oyunculuk deneyimi yoktu. Karakterin en sevdiğim yanı ise koca bir orduyu silah kullanmadan teslim olmaya ikna edecek güce sahip olması. Bakışlarında, enerjisinde bunu hissedebiliyorsunuz.

Angela (Beatrice): Favorim mi emin değilim ama kesinlikle Martin’in sahip olduğu silahlara ben de sahip olmak isterdim. Çünkü silah kullanabilen tek karakter o. Yine de kadın karakterler de aksiyon konusunda yeterince görev alıyorlar ve bu bir silah taşımaktan çok daha iyi.

Lucas (Rasmus): Ben Martin’i canlandırmayı denemeyi çok isterdim çünkü Mikkel’ın o karakteri oynayışını çok beğeniyorum. Her şeyi kontrol altında tuttuğunu düşünen ama içeriden bakıldığında hiç de öyle olmayan bir adamı oynamak ilginç olabilirdi. Fakat favori karakterim kesinlikle Lea. Çok saf, çok içten ve harika bir iş çıkarıyor. O gerçek bir persona.

Sizce karakterlerinizin en güçlü ve en zayıf yanları nedir?

Alba (Simone): 6 yıl kardeşimle bir sığınakta yaşıyoruz ve bu psikolojik olarak karakterlerimizi oldukça etkiliyor. Simone çok nazik ve koruyucu bir karakter. Bütün odağı kardeşi Rasmus. Bu onu dışarıya karşı savunmasız bırakıyor ve kendiyle bağını biraz zayıflatıyor. Kendi hislerine çok kulak asmıyor yani. Fakat Simone aynı zamanda kardeşini korumak için ne gerekirse yapacak kadar güçlü bir karakter.

Lukas (Patrick): Benim karakterimin en zayıf yanı kesinlikle duygularını nasıl belli etmesi gerektiğini bilmemesi. Gerçek hayatta bu tarz insanlar tanıyorum ve bence bu onlar için çok zor bir durum çünkü bir noktada kesinlikle patlıyorlar. Patrick de aynı durumda. Askeri bir eğitimi olsaydı belki grubun lideri o olabilirdi. Ancak başına buyrukluğu ve umursamazlığı başına bir sürü iş açıyor. Ancak aynı zamanda bu umursamazlık ve kimseye ihtiyacı olmadığını düşünmesi birçok şeyin üstesinden gelmesini de sağlıyor. Yani zayıf ve güçlü yanının neredeyse aynı şey olduğunu söyleyebiliriz.

Sonny (Jean): Bence Jean’ın en güçlü yanı onun zayıf yanları. Tatlılığı, naifliği ve insanlara olan inancı grup içinde onu kurtarıyor. Tabii en sonunda bütün bunlar öldürülmesine bile neden olabilir. Yalnız kalamaması en zayıf yönü olabilir. Yalnız kaldığı an hayatta kalamayacak bir karakter o. İnsanlarla beraber olduğunda daha güçlü ve daha güvende.  

Dizi için herhangi bir eğitim ya da antrenman süreci geçirdiniz mi?

Mikkel (Martin): Evet, nasıl silah kullanacağımızı öğrendik ve atış talimi yaptık. Bunun dışında, hayatta kalma eğitimi almak için grubun geri kalanıyla ormanda bir gün geçirdik. 2 tane askerle 24 saat boyunca hiçbir şeyimiz olmadan ormanda vakit geçirdik. Ne zaman yemek yiyeceğimizi ne zaman su bulacağımızı bilmiyorduk. İlk başta cehennem gibi geldi ama sonradan çok da zor olmadığını düşündüm. Yine de bir süre sonra acıktım, susadım, üşüdüm. Bir an önce eve gidip Netflix izlemek istiyordum. 

Alba (Simone): Ben ve Lucas (Rasmus) da rolümüze çalışmak adına iki hafta kadar sığınakta yaşamayı düşündük. Ancak 3 ay sığınakta çekim yapınca o kadar bıkmıştık ki tabii ki bunu yapmadık.

 

Çekim süreci nasıldı? Zorlandığınız anlar oldu mu?

Jannik Tai Mosholt: Dizinin büyük kısmını geçtiğimiz yaz çektik ve en sıkıntılı kısım hava durumuydu. Son 32 yılın en yağışlı yılıydı. Yağmurlu geçen bir dizi için harika bir fırsat olduğunu düşünebilirsiniz, ancak toplamda 4 gün falan yağmur yağmadı ve o 4 günde de bizim yağmurlu sahneleri çekmemiz gerekiyordu. Şansa bakar mısınız! Sahte yağmur yaratmak zorunda kaldık. O an her şey çok saçma gelmeye başlamıştı.

Alba (Simone): Benim için oldukça çılgın ve uzun bir yolculuktu diyebilirim. Çekimlere haziranda başladık ve hâlâ üzerinde çalışıyoruz. Ancak en zor kısmın bitmiş olması çok rahatlatıcı. Çok çalıştık ve bence en önemli kısım grubun dinamiğiydi. Yedi genç insan olarak sürekli bir aradayız. Belli bir tempoyu tutturmaya ve iyi bir ortam yaratmaya çalışıyoruz. Buna ek olarak sürekli insanların önünde çekim yapmak da bazen korkutucu olabiliyor.

Lucas (Rasmus): Sığınaktaki çekimler gerçekten zorlayıcıydı. Aşağısı çok sıcaktı ve kendinizi sürekli izole olmuşsunuz gibi hissediyordunuz. Ne zaman sığınağa insek yukarı çıkmak için sabırsızlanıyorduk. Dışarıda hava soğukken ve yağmurluyken sığınağa inmek için harika oluyordu, orada her şey kontrolümüz altındaydı, ancak indiğimiz zaman da hemen bunalıyorduk.

Lukas (Patrick): Bir keresinde de bizi oldukça zorladılar. Hava 25 dereceydi ve baştan aşağı askeri kıyafetler içinde bir tepeden bir tepeye koşarak tur attık. O kadar zorlanmıştık ki Sonny ve ben en sonunda kendimizi tepenin yamacında kusarken bulduk. Çok kötü bir deneyimdi.

Angela (Beatrice): Bence en zor ama aynı zamanda da bizim için en faydalı olan kısım neredeyse her zaman hepimizin bir arada olmasıydı. Çekimler esnasında herkesin rolünü hissetmeniz ve ona göre oynamanız gerekiyor. Herkesin birbirini anlaması çok önemli. Sorunsuz bir şekilde çekim sürecini sürdürebilmek için herkesin birbirini sevmesi gerekiyor. Biz kesinlikle birbirini seven bir ekibiz.

Mikkel (Martin): Ben oldukça eğlenceli zaman geçirdim. Danimarka sokaklarında bir oraya bir buraya koşturup çekimi tamamlamak gerekiyor ve her gün normal bir insan olarak gezdiğiniz sokaklarda rol icabı koşturmak çok tuhaf bir his. Buna alışmak gerekiyor ama elimde bir silahla insanların arasında dolaşırken yeniden çocuk olduğumu hissettim. Hem askercilik oynuyor hem de para alıyorum!

Rasmus ablasıyla sığınağa girdiğinde küçük bir çocuktu ve 6 yıl boyunca sığınakta kaldı. Rasmus’un gerçek dünyaya dair hiçbir şey bilmediğini varsayabilir miyiz?

Lucas (Rasmus): Rasmus’un daha öncesinde de çok hasta bir çocuk olduğunu unutmamalıyız. Sürekli hastanelerdeydi ve nihayet iyileştiğinde gerçekten çocuk olmaya ve dünyayı öğrenmeye fırsatı olacağını düşündü. Fakat tam o sırada da yağmur başladı ve sonraki 6 yılını bir sığınakta geçirdi. Dışarı çıktığında Rasmus’un her şeyi yepyeni gözlerle gördüğünü söyleyebiliriz. Bunun için de oldukça heyecanlı ve öğrenmeye aç. Bu bağlamda Rasmus’un neler hissettiğini anlayabiliyorum aslında. Böyle bir yapımda ve bu kadar iyi bir kadroyla yer aldığım için ben de benzer hisler deneyimliyorum. 

 

Beatrice’nin gizemli ve çocuksu bir yanı var. Güvenilir bir karakter mi sence?

Angela (Beatrice): Beatrice’de bir şeyler var, evet. Hâlâ biraz çocuksu ama aynı zamanda da büyümeye çalışıyor. Büyümek zorunda. Buna rağmen hayal gücünü hiç yitirmemiş ve bazen hayal gücünü kendi yararına kullanabiliyor. Hatta bazen bunu insanları yönetmek için de kullanıyor ama niyeti kesinlikle zarar vermek değil. Bir tür savunma mekanizması diyebiliriz bence. Diziyi izleyip neler olacağını kendiniz görmelisiniz.

 

Dizi ilerledikçe karakterlerin geçmişini ve takımda nasıl yer aldıklarını görüyoruz yavaş yavaş. Patrick’in de nasıl buraya geldiğini öğrenecek miyiz?

Lukas (Patrick): Evet, tabii. Dizide zaman zaman flashbackler kullanarak her karakterin yağmur vurmadan önce ve vurduktan sonraki hallerini göreceğiz. Patrick için aslında kötü çocuk olmaya zorlanmış iyi bir insan ya da kötü bir çevrede iyi bir çocuk olmaya çalışan biri diyebiliriz. Yağmurdan önceki dünyada çoğu şey onun için yeterince zorken yağmurdan sonra her şey katlanılamaz bir hâl alıyor. Bu nedenle de kendini adeta taşlaştırıyor ve duygularını asla belli etmiyor.

Sonny, Jean grup içinde gayet iyi idare ediyor gibi görünüyor. Gerçekten böyle bir felaket yaşansaydı sence Sonny olarak hayatta kalmayı başarabilir miydin?

Dürüst olmak gerekirse, hiç zannetmiyorum. Eğer her şey yerle bir olsaydı ve artık kim olduğumuz bir anlam ifade etmeseydi kesinlikle panikler ve bu yeni dünyada ne yapacağımı bilemezdim. Belki 5-6 gün dayanırdım ama sonrasında kesin havlu atardım.

Lukas (Patrick): Ben muhtemelen hazır ortalık karışmışken pahalı olan her şeyi çalmaya çalışırdım ama evet hayatta kalamazdım sanırım.

 

Dizide romantizme de yer veriliyor. Ancak karakterler sevginin gerçekten ne demek olduğunu biliyorlar mı sizce?

Lucas (Rasmus): Rasmus için aşk muhtemelen ablası olmayan ilk gördüğü hoş bir kıza duyduğu heyecan. Çok naif ve yeterli duygusal donanıma sahip değil. Daha doğrusu ayarları doğru değil. Bir şeyler hissettiğinde onu yüzde yüz hissediyor ve bu da onu çok kolay bir hedef haline getiriyor.

Angela (Beatrice): Bence bu çok iyi bir soru ve asıl mesele de burada yatıyor. Ekiptekiler için daha çok fiziksel ve kimyasal bir şey aşk duygusu. Yağmur aslında çok romantik bir ayrıntıdır. Yağmurda el ele yürümek, bir yere beraber sığınmak ya da sinemaya gitmek… İlişkileri yavaş yavaş inşa edersiniz. Fakat bizim hikâyemizde kimsenin buna ayıracak vakti yok ve yağmur hiç de romantik bir ayrıntı değil. Bazen birbirini bir felaketten korumak ya da basitçe el ele tutuşmak bile büyük bir sevgi göstergesi olabiliyor. Derinlerde bir yerlerde sevginin ne olduğunu biliyorlar aslında ama bunu erkenden kaybetmişler ya da gerçekten yaşamaya hiç fırsatları olmamış.

 

Son olarak, diziniz muhtemelen başka dillere çevrilecek. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Mikkel (Martin): Aslında İngilizce seslendirmeyi kendimiz yaptık. Bunu yapmamızı Netflix istedi. Bu oldukça tuhaftı fakat nedenini anlayabiliyorum. Karakterleri en iyi biz biliyoruz ve İngilizce seslendirmeyi en doğru şekilde biz yapabiliriz diye düşünmüş olmalılar. Tabii ki ana dili İngilizce olan biri kadar iyi olamayız ama elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştık.

Lucas (Rasmus): İngilizce seslendirme benim için oldukça zorlayıcıydı. Daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştım. Kendi karakterini seslendirmek güzel çünkü potansiyeli zaten en iyi sen biliyorsun fakat insanlar seslendirme izlemek istediklerinde gerçekten iyi bir performans bekliyorlar ve doğal olarak her şeyi anlamak istiyorlar. Birkaç denemeden sonra buna alıştım ama çok farklı bir deneyimdi benim için. Ayrıca diziyi neredeyse seslendirilen tüm dillerde izledim. İtalyanca, İspanyolca, Almanca… Hepsini. Kulağa çok tuhaf ve komik geliyordu. İşin tuhaf kısmı İtalyancada beni seslendiren kişinin sesi aynı benimki gibiydi. O kadar tuhaf ki! “Bunu ben mi yaptım” diye kendimi sorguladım. Yer aldığın bir projeyi başka dillerde izlemek çok ilginç ama kesinlikle güzel bir his.

 

ERKEK AKLI

Psikolojik tedaviyi yarım bırakmak

Umut Doğan Yıldız

-

Psikoterapi alan hastanın şu ya da bu sebeple tedaviyi yarım bırakması ise çok kötü durumlara sebep olabilir!

Psikoterapi için neden başvururuz? Bunun farklı gerekçeleri var ve ilk akla gelenler de zihinsel ve duygusal zorluklarla çevresel faktörler… Bir yakının kaybedilmesi, geçirilen bir kaza, tacize uğramak, mobbing gibi sebepler de psikoterapiye başvuru sebebi. Ayrıca kişiliğimizle ilgili yaşadığımız sıkıntılar, insanlarla kurduğumuz ilişkilerdeki açmazlar, bir takım gelişim bozukluklarının sebep olduğu sorunlar da bizleri psikoterapistlerin yanına sürükleyebiliyor. İdeal olan ise şu: Psikoterapi süresince belirlenen tüm hedeflere ulaşılana kadar ya da ziyaret edilen psikologla söz konusu hedeflere ulaşılamayacağı anlaşılana kadar tedaviyi sürdürmek… Örneğin köpeklerden korkuyorsunuz ve bu korkunuzu yenmek için psikoterapiye devam ediyorsunuz. Köpeklerden korkmadığınızı anladığınız an tedavi başarıyla tamamlanmış demektir. Aylarca psikoterapiye devam ettiğiniz halde köpek korkunuzda zerre azalma yoksa bu psikologla hedefe ulaşamayacaksınız demektir. Burada hemen bir açıklama yapmak gerekirse, psikologlar bu noktada diğer doktorlardan ayrılır. Çünkü bu karşılıklı diyaloğa dayanan bir tedavi yöntemidir ve her hasta da ilk başvurduğu psikoloğa kendine yakın hissedip diyaloğa giremez. Dolayısıyla öncelikli hedef, kendinizi yanında rahat hissedeceğiniz, diyaloğa girebileceğiniz, sorularını cevaplarken kendinizi sansürlemeyeceğiniz bir psikolog bulmaktır.

Birey-toplum etkileşimi

Peki, psikoterapi ne kadar sürer? Bu sorunun net bir cevabı yoktur ve bazı değişkenleri vardır. Örneğin hastanın problemi… Kuşkusuz köpek korkusunu yenmek ile taciz sebebiyle yaşanan travmayı yenmek aynı şey değildir ve süre değişecektir. İkinci olarak hastanın tedaviden beklentileri de sürenin değişkenlerinden biridir. Üçüncü olarak hastanın iyileşme isteği de süreyi belirler. Psikologlar, ellerinde sihirli değnekleri olan ve ilk seanstan sonra sizi bütün sorunlarınızdan kurtaracak birer büyücü değildir ve siz tedaviye isteksizseniz, alışkanlıklarınızdan vazgeçmeyecekseniz, psikoloğun önerilerini yerine getirmeyecekseniz tedavi de doğal olarak uzayacaktır.

Psikologlara genellikle aniden ortaya çıkan bir stres kaynağı söz konusu olduğunda başvururuz. Psikologlar da kaynağa ulaşmak için zengin bir donanıma sahiptir. Ancak şu da var: Toplum bireylerden oluşur ve toplumun ruh sağlığı ne kadar iyi ve dengeliyse bireyler de kendi içlerinde ruh sağlığı bakımından o kadar iyi durumdadır. Dolayısıyla sorun odaklı düşünmek, bireylerin ruh sağlığını olumsuz yönde etkiler. Bu noktada çözüm odaklı düşünmek gerekir. Sıkıntılar büyümeye başladığında ise sadece bir kişinin, yani psikoterapiye başvuranın değil, o ve onun çevresindeki kişilerin de durumdan etkilendiği unutulmamalı, sıkıntının yayılarak kitleleri etkileyebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

Psikoterapi nasıl etkili olur?

Psikologlar toplumda etkilenen kişileri bireysel ve/veya toplu olarak tedavi etmek için gereken desteği uygun şekilde kullanır. Bireysel olarak ele alınan kişilerin duygu durumlarının toparlanmasındaki sürecin yanı sıra verilen toplu eğitimler, yaptırılan uygulamalar, grup terapi şeklindeki paylaşımlar da sürecin sağlıklı olarak toparlanmasında yardımcıdır. Desteğin varlığı ne kadar çok kişi tarafından biliniyorsa çaresiz kalan ya da kendini çıkmazda hisseden de aynı doğrultuda yalnız olmadığını bilecek ve yardım zaman içinde daha da artacaktır. Bu da psikoloğun varlığını ve sürece olan hâkimiyetini önemli kılar.

Öte yandan terapi sürecinin de aşamalar halinde ilerlemesi gerekir. Çünkü psikologlar ihtiyacı olana ihtiyacı olduğu kadarını vermek durumundadır. Tüm destek bir anda verilirse pek çok önemli nokta atlanabilir. Bu da tedavinin aşama aşama ilerlemesini zorunlu kılar. Hasta belki içinde bulunduğu durumdan bir anda kurtulmak istediği için her şeyin hemen çözülmesini isteyecektir ancak bunun mümkün olmadığı hastaya özenle anlatılmalıdır. Zira kısa sürede elde edilen sonuçlar, psikoterapi söz konusu olduğunda sonuçtan çok “durumu kurtaran” tampon çözümlerdir ve tedaviye gelen kişi, çok daha ağır travmalarla geri gelecektir.
Psikoterapide bir diğer önemli nokta ise psikoloğa duyulan güvendir. Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi bu biraz da kişisel bir tercih olabilir; hasta, kendi alanında uzman olan A psikoloğunun yanında kendini rahat hissedemez ve açılamaz da tecrübe ve bilgi birikimi açısından yolun başında sayılan B psikoloğu ile “elektriği tuttuğu” için çok daha rahat diyaloğa girer. Bu, psikoterapi açısından psikologlardan birinin “daha iyi” ya da “daha kötü” olduğu anlamına gelmez. Yine de güven, önemli bir aşamadır ve hem psikoloğa güvenmek hem de tedavide süreç yönetimini ona bırakmak gerekir. Burada esas olan “tedavi”dir ve hastanın psikoloğa yüklediği duygusal beklentilerle tedaviden sonuç beklemesi yanlıştır. Bu arada… Her psikoloğun uzmanlık alanı farklıdır ve bu sebeple her psikolog herkesi tedavi edebilir diyemeyiz. Örneğin bazı psikologlar madde bağımlılığı, yeme bozukluğu, şizofreni, ergen psikolojisi vb. alanlarda uzmanlaşmıştır.

Hemen vazgeçmeyin

Yanında rahat hissettiğiniz psikoloğu buldunuz, konusunda da uzman ve tedaviye başladınız… Artık ikinci aşamadasınız demektir. Bu noktada, psikoloğun değerlendirmelerine izin vermek ve engelleyici olmamak önemlidir. Çünkü psikolog, ön yargısız hareket eder ve sürecin yönetimi de bu yüzden psikoloğa bırakılmalıdır. Çözüm ve tedavi arayışı içinde de dürüst davranmak önemlidir. Bunun için gereken şey de karşılıklı güven atmosferinin oluşması, açık ve dürüst olmaktır… Bu aşamada en önemli nokta ise psikologdan herhangi bir bilgi saklamamaktır çünkü saklanan her bilgi, çözüm sürecini uzatacak hatta daha da kötüsü çözümü imkânsız hale getirecektir. Bilgi saklama noktasında ise hastanın kendisi kadar yakınlarının da sorumluluğu vardır. Hasta utandığı, bilinmesini istemediği vs. için psikoloğundan bilgi saklamaya kalkabilir ancak yakınları da bilgi saklaması yolunda baskı yaptığı taktirde hastanın durumu daha da çözümsüz hale sürüklenecektir. Örneğin hasta, aile içi cinsel taciz mağduru olabilir. Bu bilgiyi kendisi sakladığı sürece gerçeğe ulaşılma ihtimali küçük de olsa vardır ancak aile baskısıyla bu bilgiyi gizlemesi isteniyorsa durum içinden çıkılmaz hale gelecektir.

Tam da bu noktada bir hatırlatmada bulunmak gerekiyor: Psikologlar, sizin hayatınızın sırlarını öğrenmeye hevesli bir meraklı değildir. Sizi tedavi edebilmesi için o sırlara ihtiyacı vardır çünkü sizin iyileşmeniz için izlenecek yolu ancak her şeyi öğrendiği taktirde belirleyebilir ve ne yazık ki psikoterapilerin yarım kalmasındaki en önemli sebeplerden biri de “her şeyi anlatmamak”tır.

Tedaviden vazgeçecekseniz

Eğer herhangi bir sebeple tedaviden vazgeçmeyi düşünüyorsanız ilk yapacağınız şey bunu psikoloğunuza söylemek olmalı… Bu konuda da bir şey gizlemeyin ve ne düşünüyorsanız açıkça dile getirin çünkü sürece hâkim bir psikolog, tedavinizin hangi aşamada bulunduğunu da bilecek ve sizi buna göre yönlendirecektir. Dolayısıyla en “yapmamanız” gereken şey, aniden bir sonraki seansa gitmemektir. Tedavinizi yarıda bırakıyor olabilirsiniz, tam sonuç alma aşamasında süreci başa sarıyor olabilirsiniz, yarım kalacak bir terapiyle kendinizi çok daha kötü sonuçlara itiyor da olabilirsiniz. Psikoloğunuzla meseleyi tartışın ve o noktada neden bırakmayı düşündüğünüz konusuna odaklanın. Bu çok daha yardımcı olacaktır. Özetle, iyileştiğinize, psikoloğunuzun size yardımcı olmadığına/olamadığına vs. kendi başınıza karar vermeyin. Unutmayın ki uzman siz değilsiniz, psikoloğunuz.

Hastaların bir kısmının da “süreç çok uzadı” gerekçesiyle tedaviden vazgeçtikleri bir gerçek. Genel olarak bir süre vermek gerekirse fobi, anksiyete, depresyon vb. için gereken tedavi süresi üç ila altı ay arasıdır. Cinsel sorunlar, ilişkilerindeki problemler, kimlikleriyle ilgili sıkıntılar ve travmalar sebebiyle başvuranların tedavileri için süre vermek doğru değildir çünkü kimi birkaç ayda sonuçlansa da bazılarında tedavi yıllar sürer.

Devamı

ERKEK AKLI

Borderline kişilik bozukluğu nedir

Umut Doğan Yıldız

-

Resmi olarak 1980 yılında tanısı konan borderline (sınırda) kişilik bozukluğu, yaklaşık 40 yıldır araştırılıyor ve kesin tedavisi henüz bulunmuş değil.

Küçücük bir sorun insanın iç dünyasında büyür, büyür ve devleşir, içinden çıkılamaz, altından kalkılamaz hale gelir. Sıkışır, kaybolursunuz adeta. Etraf ne gecedir ne gündüz; vakit hep alacakaranlıktır ama sabahın değil akşamın alacakaranlığını yaşarsınız. O ortamdan kurtulmak için bir şeyler ararsınız ama ne aradığınızı dahi bilmezsiniz! Uçlarda salınır durursunuz. Borderline Kişilik Bozukluğu’nun (BKB) atmosferi tam da budur işte…
Ancak tıbbi açıdan yaklaşacak olursak, genel tanımı insanın duygularını ve duygu durumunu etkin biçimde yönetmesini imkânsız hale getiren ciddi bir psikolojik rahatsızlıktır. Genellikle ilişkiler çerçevesinde kendini belli eder ve bazen her türlü ilişkiyi etkiler, bazen de tek bir ilişki üzerinde etkili olur. BKB, genellikle ergenlikte ve yetişkinliğin erken evrelerinde ortaya çıkar.

Kaos içinde yaşamak…

Borderline Kişilik Bozukluğu’nun temel özelliği, kişiler arası ilişkilerde ve kişinin kendisine dair duygu ve düşüncelerinde tutarsızlık ve istikrarsızlık sergilemesi… Bu psikolojik rahatsızlığa sahip kişiler ilişkilerinde, duygularında, düşüncelerinde, davranışlarında ve kimlik algısında kararsız kalmalarıyla da tanınıyor. İç dünyalarına hemen her zaman bir karmaşanın hakim olduğu BKB hastaları, duygularını kontrol etmekte de zorlanıyorlar ve adeta bir kaos içinde yaşamaya mahkûm oluyorlar. En ufak sorunlar bile onlar için ciddi problemler haline gelebiliyor, Türkçe’deki o çok güzel ifadeyle pire için yorgan yakabiliyorlar! Hemen her konuya karşı aşırı duyarlı oluyorlar. Sıradan, basit bir olay bile onlar için aşırı tepki verilmesi gereken krizlere dönüşebiliyor; reaksiyonları bir anda tetiklenebiliyor. Sonrasında da güçlükle sakinleşebiliyorlar hatta sakinleşemiyorlar. Sizi dinliyorlar, gösterdikleri tepkinin aşırılığına dair sözlerinize hak da veriyorlar ama birkaç dakika içinde sizi de suçlamaya başlayabiliyorlar. Gelgitli ruh halleri sağlıklı düşünmelerini önlediği gibi sağlıklı davranmalarını sağlıklı kararlar almalarını da engelliyor. Bu tür davranışları sürekli sergiledikleri için bir süre sonra kendilerini “kimsenin anlamadığı, kimsenin sevmediği, kimsenin arkadaş olmak dahi istemediği” biri olarak görmeye başlıyorlar ve o noktadan sonra, tüm sosyal ilişkileri de bu iç çalkantıdan payını alıyor.

Teşhis en erken 19 yaşında

Borderline Kişilik Bozukluğu olan insanlar istikrarsız ilişkilere, tepkisel ruh haline ve dürtüsel davranışlara sahip oldukları için kurdukları ilişkilerde başarılı olamıyorlar ve mevcut ilişkilerinin de bozulmasına sebep oluyorlar. Terk edildiklerine, reddedildiklerine o kadar kolay inanıyorlar ki kendilerine dair duygu ve düşünceleri de derin yara alıyor. Aslında yaşanmamış o “reddedilme” halini hazmedemiyorlar. Hatta terkedilmemek için delice çabalıyorlar. Nüfusun %2-3’ünü etkileyen ve genelde ergenlik döneminde veya yetişkinlik döneminin başlarında ortaya çıkan BKB’nin teşhisi en çok da 19 ila 34 yaşları arasında teşhis edilebiliyor. BKB, bir süre sonra düşünme, algılama, ilişki ve iletişim kurma biçimini de etkilemeye başlıyor. Ne ilişkilerinde ne de kendilerine dair düşüncelerinde bir türlü istikrarlı davranamıyorlar.

Borderline Kişilik Bozukluğu’nda ilişki adına yaşanan her ne varsa hem yoğun hem de istikrarsız olarak gelişiyor. Çoğu ilk buluşmada âşık olduğunu söyleyen BKB’liler, kısa bir süre sonra “âşık oldukları kişiye” adeta tapmaya başlayıp putlaştırabiliyorlar. İlişkinin henüz başlangıcında olsalar bile sevdikleri bir an bile yanlarından ayrılmasın, tüm gününü kendisiyle geçirsin, ilişki bir an evvel cinsellik düzeyine taşınsın hatta hemen evlensinler gibi beklentiler içine giriyorlar. Bu beklentiler karşılanmazsa bir anda âşık oldukları o kişiyi kendi içlerinde değersizleştirip, bu paralelde davranmaya başlıyorlar. Özetle başkalarıyla ilgili duygu ve düşünceleri ani ve büyük değişimler gösterebiliyor ve bunu inanarak yaşıyorlar!

BKB bozukluğu yaşayan insanların zorlandığı bir diğer alan da kariyer… Çünkü tıpkı özel ilişkilerinde olduğu gibi, kariyer hedeflerinde ve o hedefe ulaşmalarını sağlayacak çalışmalarında da ani ve kökten değişimler gösteriyorlar. Mesleki yaşamlarındaki en küçük bir başarısızlık bile benliklerini sorgulamalarına sebep olabiliyor. Hatta çok kısa aralıklarla kendilerini yetenekleri ve sahip oldukları değer anlaşılmamış zavallı ve ezilen eleman olarak hissedip, buna inanıp; hemen arkasından intikam hırsıyla bilendikçe bilenen kindar bir eleman rolünde bulabiliyorlar. Bu konuda daha pek çok örnek verilebilir. Örneğin düzenlenen toplantıya yöneticilerden biri geç kaldığında, gereksiz yere öfkeye kapılabiliyorlar. Daha da kötüsü, söz konusu gecikmeyi direkt kendileriyle ilişkilendiriyorlar.

BKB’lileri bekleyen tehlikeler

Borderline Kişilik Bozukluğu’na sahip kişiler depresyona meyillidir. Çünkü hem tüm duygularını uçlarda yaşarlar hem de hangi duyguyu ne zaman yaşayacaklarını bilemezler. Bu duygusal iniş çıkışlar da sürekli hata yapmalarına sebep olur. Hatalarını düzeltmeye kalktıklarında işleri daha da sarpa sardırabilirler. Bu da ellerini attıkları her işi yüzlerine gözlerine bulaştırdıklarına inanma sebepleri olur. Kaçınılmaz olarak depresyona sürüklenirler. Depresyon ise duydukları öfkeyi kendilerine yöneltir. Ve iplerin koptuğu nokta da genellikle budur. Çünkü BKB’liler sürekli tekrarlayan intihar tehditleri ya da kendine zarar verme eğilimlerini açığa çıkaran davranışlar sergiler. Kimi sorumsuzca para harcarken kimi durmaksızın yemek yer. Kimi uyuşturucu kullanmaya başlar ve ciddi bir bölümü de kaza riskini umursamadan araç kullanarak, kendine kesikler atarak, yakarak vb. intihar eğilimlerini ortaya koyar. Öte yandan, intihara teşebbüs eden BKB’lilerin başarı(!) oranı ortalama %10’dur!

Kim bu BKB’liler? Tedavi edilebilirler mi?

Tıpkı diğer bozukluklarda olduğu gibi BKB için de kesin bir neden bulunabilmiş değil. Bilinen tek şey, kişiyi bu bozukluğa yatkın hale getirebilecek, birbirinden farklı biyolojik, psikososyal ve genetik risk faktörleri bulunduğu. Örneğin yapılan araştırmalara göre Borderline Kişilik Bozukluğu, birinci dereceden biyolojik akrabalar arasında beş kat daha fazla görülüyor! Aynı şekilde madde bağımlılığı, antisosyal kişilik bozukluğu, bipolar bozukluk ve depresif bozukluklar da ailelerde görüldüğü taktirde daha büyük riskler olarak ele anılıyor.
BKB’nin tedavisinde son yıllarda bireysel ya da grup bazlı psikoterapi yöntemi uygulanıyor. Oturumlar birkaç ay veya birkaç yıl sürebiliyor. Tedaviyle ilgili en önemli risk ise hastanın tedaviyi veya terapisti reddetme riski… Reddetme söz konusu olduğunda ise süreç zorlu ve sabır gerektirir hale dönüşebiliyor. BKB’lilerin istikrarsızlığı bazen de tedaviyi yarıda bırakmalarına veya tamamen bırakmalarına sebep olabiliyor. Tedavinin hedefleri ise:

*Uyum sağlama becerilerinin ve işlevsel becerilerin seviyesini artırmak, (kişisel bakım, işte istikrar, sağlıklı sosyal ve özel ilişkiler)
*Fevri yaklaşımları ve davranışları azaltmak,
*Yaşadığı ana dair farkındalığı artırmak,
*Fiziksel sağlığı artırmak olarak özetleniyor.

Devamı

ERKEK AKLI

20 Mart Uluslararası Mutluluk Günü

Umut Doğan Yıldız

-

Birleşmiş Milletler tarafından 2013 yılında ilan edilen Uluslararası Mutluluk Günü, her yıl 20 Mart’ta kutlanıyor.

 Amaç, dünya genelinde mutluluğun önemine dikkat çekmek ve bunu sürekli olarak hatırlatmak. “Hepimiz mutluluk istiyoruz fakat ne yazık ki günümüz dünyasında stres, depresyon ve mutsuzluk yükselişte gibi duruyor. Örneğin; Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre dünyada 300 milyondan fazla insan depresyonda. Üstelik depresyon, endişe bozukluğu gibi ruh sağlığını ilgilendiren konuların, dünya ekonomisine de bir maliyeti var. Bu maliyetin, 1 trilyon USD seviyesinde olduğu tahmin ediliyor” diyen kahkaha yogası eğitmeni Selda Susal Saatçi, insanların, yaşam sevinçlerini yeniden canlandırmaya ihtiyacı olduğunu söylüyor.

“Mutluluğu koşula bağlıyoruz”

İnsanların çoğu için mutluluk, bir koşula bağlı. Terfi etmek, daha fazla para kazanmak, hayalindeki o arabaya/eve sahip olmak bu koşullardan sadece birkaçı. Oysa barınma, beslenme gibi temel ihtiyaçlar karşılandıktan sonra bu dışsal amaçların, toplam mutluluğumuzun sadece yüzde 10’unu oluşturduğu biliniyor. Kahkaha Yogası eğitmeni Selda Susal Saatçi “Mutluluğun bir de koşula bağlı olmayan ve insanın içinden dışa doğru çıkan bir hali var. Bunu yaşam sevinci ya da neşe olarak da tanımlayabiliriz” diyor. Susal Saatçi, yeni şeyler öğrenmek, etrafımızdakilerle iyi ilişkiler geliştirmek ve kendimizden daha büyük bir amaç için çalışmanın, başka bir deyişle iyilik yapmanın içimizdeki yaşam sevincini beslediğini, bunu yaparken bedenimizin kimyasını değiştiren kahkahanın gücünden de faydalanmamız gerektiğini vurguluyor.

“Kahkaha Yogası’nın mucidi Dr. Madan Kataria’nın dediği gibi; hayatı yeterince ciddiye aldık, artık kahkahayı ciddiye alma vakti geldi”
Kahkahanın bedensel ve ruhsal faydaları, bilimsel olarak kanıtlanmış durumda. Günde 10-15 dakika arasında derin kahkaha atmak, beynin daha fazla mutluluk hormonu salgılamasını sağlarken, stres hormonlarının da seviyesini düşürüyor. Beyin gerçek kahkaha ile sahte kahkahayı birbirinden ayırt edemiyor. Dolayısıyla her gün 10-15 dakika sahte kahkahalar bile atılsa aynı ruhsal ve bedensel faydalar görülebiliyor.

Dünya da ülkemiz de zor zamanlardan geçiyor. “20 Mart Uluslararası Mutluluk Günü” mutluluğu hatırlamak için güzel bir vesile değil mi?

Kahkaha Yogası Nedir?

Kahkaha Yogası, bir Tıp Doktoru olan Dr. Madan Kataria tarafından 1995 yılında geliştirildi. Yoga nefes tekniğini kullanan ve eşsiz bir egzersizler bütünü olan Kahkaha Yogası’nın temeli nedensiz (şaka, espri, komedi olmaksızın) gülmeye dayanıyor.

Kahkaha Yogası, grup içerisinde göz kontağı kurarak ve günlük hayatımızda karşılaştığımız olayların canlandırmasından oluşan çocuksu oyunlar aracılığı yapılıyor. Fiziksel bir egzersiz, yani sahte kahkaha olarak başlatılan gülme, genellikle 45-60 saniye içerisinde gerçek kahkahaya dönüşüyor.

Kahkaha Yogası’nın faydaları

Bundan 24 yıl önce bir parkta birkaç kişi ile başlayan ve bugün 100’ün üzerinde ülkede uygulanan Kahkaha Yogası’nın birçok faydası bulunuyor. Her gün yapılan 10-15 dakikalık Kahkaha Yogası:

· Beynin daha fazla mutluluk hormonu salgılanmasını sağlıyor. Kişinin duygu durumu dakikalar içerisinde yükseliyor. Kişi kendini daha neşeli ve enerjik hissediyor. Bu olumlu ruh hali iş dahil hayatının geneline yayılıyor.
· Beynin salgıladığı stres hormonlarının düşmesini sağlıyor.
· Bağışıklık sistemini güçlendiriyor.
· Ciddi bir egzersiz programıdır. 10 dakikalık bir kahkaha yogası, 30 dakikalık kürek çekmeye eşdeğerdir.
· Kan basıncını düşürüyor, kan dolaşımını artırıyor. İyi bir kalp damar sistem çalışması olarak değerlendiriliyor.
· Yoga nefes bilgisinin bilimsel olgularla birleşmesi sayesinde anksiyeteyi azaltmaya yardımcı oluyor.
· Bedenin ve beynin net oksijen alımını önemli ölçüde artırıyor, odaklanma kapasitesini ve süresini geliştiriyor, kişilerin etkinlik ve iş performanslarında önemli iyileşmeler sağlıyor.
· Kişisel gelişime katkı sağlıyor. Kendine güveni artırıyor, iletişim becerilerini geliştiriyor, çocuksu oyunlar sayesinde sağ beyin tetikleniyor ve yaratıcılık artıyor, duygusal denge sağlanıyor.

Mutluluk için, Sağlık için Kahkaha Atın

Devamı

Popüler

 

www.pilioo.com