Bizi Takip Edin

ERKEK AKLI

İYİ Kİ DÖNMÜŞLER

-

 

90’lı yılların kült yapımlarından Independence Day, tam 20 yıl aradan sonra geri döndü ve bizi muhteşem bir kadınla tanıştırıyor: Maika Monroe.

1

Yönetmen Roland Emmerich, kendisine dünya çapında ün kazandıran ve bilim kurgu/felaket filmleri tarihinde önemli bir yeri olan Independence Day’e (Kurtuluş Günü) 20 yıl sonra yeniden hayat vermeye karar verdi. Independence Day: Resurgence filminde uzaylılar 20 yıl sonra dünyayı istila etmek için yeniden harekete geçiyor. Bu felaketi önlemek isteyenlerin arasında, eski başkan Whitmore’un (Bill Pullman) kızı Patricia Whitmore da var. İlk saldırıda annesini kaybeden ve yeni ABD başkanının yanında çalışan Patricia, aynı zamanda hasta babasına bakmak ve son istilada uzaylılarla arasında oluşan garip bağ ile baş etmek zorunda. Filmde Patricia karakterini canlandıran 22 yaşındaki Maika Monroe, daha önce The Bling Ring, Labor Day ve The Guest filmlerinde rol almıştı; kendisini ispatladığı rolü ise It Follows isimli gerilim filmiyle geldi. Bu eski profesyonel kiteboard sporcusu kadının adını daha çok duyacak gibiyiz. Tabii şikayet ettiğimizden değil!

Sayfalar: 1 2 3 4 5

ERKEK AKLI

Aşk nedir, ideal aşk var mıdır?

Umut Doğan Yıldız

-

Aşk nedir? Bir masal mı, hayal mi yoksa “ben yaşadım” diyebileceğiniz bir gerçek mi? Ya hangisi aşk?

Derleyen: Zekiye Yaraş Meriç

Sonu illa ki kötü biten, ayrılan, ölümde birleşen âşıkların yaşadıkları mı yoksa elli yıl (hatta bazen daha fazla) aynı yastığa baş koyanlarınki mi? Aşkı farklı bir bakış açısından tanımlamaya hazır mısınız?

Kime sorsanız aşk için “bir duygudur” diyecektir. Oysa artık genlerimizde bulunan ve birkaç nesil önceden taşıyıp getirdiğimiz hastalıkları öğrendiğimiz bir çağda aşkın da bilimsel açıklamaları olması kaçınılmaz. Kimi, gerçek aşkı unuttuğumuzu; günü, deyim yerindeyse koştura koştura yaşadığımız için aşk gibi narin titreşimlere hayatımızda yer bırakmadığımızı; yine âşık olduğumuzu ama bunu o romanlarda, öykülerde anlatıldığı gibi yoğun yaşayamadığımızı, modern çağın aşkı öldürdüğünü, bizi içinde eze eze yoğuran yaşam koşullarının aşkı yaşamak için bize fırsat bile tanımadığını söyleyecek… Kimi de sadece kullandığımız alet edevatın değil, genel anlamda bizlerin de dijitalleştiğini, konuşmaktansa mesaj attığımızı, kimseye öyle upuzun zamanlar ayıracak halde olmadığımızı, gerçek aşkı da bu yüzden kaybettiğimizi söyleyecek. Kimi de önceliklerimiz olduğunu hatırlatacak. Kurduğumuz düzeni korumak zorunda olduğumuzdan, bu düzeni zaten çok zor ayakta tuttuğumuz için aşk gibi getirisi-götürüsü belli olmayan duygular uğruna harcayamayacağımızdan dem vuracak. Kimi de bunların tümüne karşı çıkacak: “Aşk o kadar ucuz mu? Kutsal bir duygu o bir kere. Allah’ın lütfu. Herkes âşık olamaz. Âşık olamayan, aşktan korkan konuşmasın!” diyecek. Diyecek ama sevgilisiyle çıktığı akşam yemeğinde hem kendisi hem sevgilisi, birbirlerinin gözlerinde kaybolmak yerine sosyal medya hesaplarını en az beşer kez kontrol edecek… Onu suçlamanın âlemi var mı? Ya da soruyu şöyle soralım: Çıkılan bir akşam yemeğinde, partneriyle arasına telefon konuşmaları, mesaj ya da sosyal medya kontrolleri girmeyeniniz var mı?

Aşkın yapıtaşı: Güven!

Tam da bu noktada belki de güven duygusunu masaya yatırmak gerekiyor. İnsanlık kadar eski bir gerçek: Güven, insanoğlunun en temel ihtiyaçlarından biri! Hiç durmadan yanında kendini iyi hissedeceği, hesapsız kitapsız olabileceği, tüm maskelerden arınmış olarak karşısına çıkabileceği birini arama sebebi de bu. Gerçi şu da var; kimse sıfır güvenle hayatta var olamaz, illa ki güven duyduğu birileri hayatına girmiştir. Bu bazıları için annesi, babası, bazıları için ailesi, bazıları için akrabaları ya da arkadaşlarıdır. Aşkta aradığımız güven de buna benzer çünkü güven, gerçek aşkın ağırlık merkezidir. Güvenin olmadığı, yaşanmadığı ya da rafa kaldırıldığı bir aşk da “anlık” veya “kısa süreli” olmaktan kurtulamaz. Geride bize bomboş avuçlar, yaralı bir yürek, biraz intikam duygusu ve engin bir güvensizlik denizinde çabalama zorunluluğu kalır. Bu yüzden, gerçek bir aşk söz konusu ise eğer, tüm güven problemlerini de aşmış olmamız gerekir.

Ya duygular? Duyguların bizi yönlendirdiğine kuşku yok. Hatta bu yönlendirme bazen öyle farklı boyutlarda gerçekleşir ki Yeşilçam filmlerindeki gibi zengin kız-fakir delikanlı aşkları gözlerimiz önünde yaşanmaya başlar. Ya da şekil değiştirir, kıskançlık olarak ortaya çıkar ve sakin ve biraz da sıradan hayatımızdan sıyrılıp paranoyakça sevdiğimizi takip etmeye başlarız. Aşk biraz da böyle yaşanır: Tek bir girişi olan mağaramızdan aşk sayesinde çıkarız. Kabuğumuzu kırar, yüreğimizi kendi ellerimizle (bazen hiç tanımadığımız) o kişiye teslim ederiz.
Madem duygular bizim kabuğumuzu kırıp bizi gün ışığına hatta bulutların üzerine çıkarıyor, peki o insan kim, âşık olduğumuz o “özel” insanı neye göre, hangi kriter doğrultusunda seçiyoruz! Belki asıl soru şu: Onu nerelerde aramalıyız?

Aşkı aramak

Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok zira karşı cinsten iki kişinin nerelerde tanışacağı belli. Bu aynı mekânın müdavimliği olabilir, aynı işyerinde çalışmak, aynı spor salonuna devam etmek, aynı mahallede oturmak hatta sabahları işe giderken aynı otobüste o upuzun yolu kat etmek de olabilir. Bunlar işe yaramadı mı? Sizi birbirinize uygun gören ortak arkadaşların çabaları olabilir. Yalnız, bu noktada bilim insanları farklı düşünüyor. Onlara göre bir ilişkinin başlamasından biyolojimiz sorumlu! İddia o ki kişinin yaydığı görsel, akustik ve hormonal sinyaller karşı tarafın algısında etki yaratınca “aşk” ortaya çıkıyor ve âşık oluyoruz. Evet, aşkın bilimi ve mantığı bunu buyuruyor ama kim aşkta mantık arar ki?..

Belki de ruhumuza eğilmemiz ve aşkla ilgili gerçekler için orada birkaç tur atmamız gerekiyordur. Evet, (her ne kadar aşkın içine akıl, mantık vesaire katmak yanlışsa da) bu daha akla yakın görünüyor. Çünkü devamı şöyle: Çocukluktan bugüne kadar yaşanan her türlü deneyim, kişinin gelecekteki arayışını şekillendirdiği için, örneğin çocuk hep annesiyle bir aradaysa, gelecekte annesine benzer bir kadın aramaya başlıyor. Bunun nedeni de her insanın, kendi içinde “eksiksiz ve benzersiz” olarak nitelediği anne sevgisine benzer bir sevginin özlemini çekmesi. İyi de, ya kızlar? Panik yok, onlar da baba sevgisiyle hareket ediyor. Muhalefete devam edelim: Ya anne bırakıp gitmişse, baba alkolikse; (bu kadar kötü yürekli olmaya gerek yok diyorsanız) ya anne ya da baba daha doğmadan önce ölmüşse, hiç olmamışsa hayatımızda?.. Bilim insanları bu kez de, kiminin o sevgiyi aradığını kiminin ise tersini aramaya yöneldiğini öne sürüyor. Değişmeyen şu: Kişiler hep mükemmeli ve en iyisini arıyor! Ancak bu da kişileri ilişkilerde yanlış seçimlere sürüklüyor. Çünkü ya “annemiz-babamız gibi zannettiğimiz” kişilere yöneliyoruz ya da olmak istediğimiz kişiye benzer sevgililer seçiyoruz. Kendimize kurduğumuz hayallerdekine ya da kendimize benzeyen aynalar arıyoruz. Bu noktada işin içine “idealleştirmek” giriyor ki o da başka bir konu…

İdeal aşk var mı?

İdealleştirmek ya da idealize etmek de aşkın temel taşlarından biri… İlişki aşk temelliyse, kendimizi mutlu ve bulutların üzerinde hissediyorsak, karşımızdaki, yani âşık olduğumuz kişi sıradan olabilir mi hiç, elbette “ideal” olacak, öyle değilse bile biz onu idealleştireceğiz, mükemmelleştireceğiz. Böylece tüm endişelerimizden sıyrılmış olacağız. Hatta mutluluğumuz, karşımızdaki kişinin ne kadar mükemmel olduğuyla doğru orantı içinde olacak! Gelin görün ki, böyle bir aşk maalesef uzun soluklu olmayacak çünkü gerçekler er geç karşımıza çıkacak. “Hepsini sineye çekerim, ben onu, yalnız onu seviyorum” diyorsanız dikkat! Siz âşık değil kara sevdalısınız ve bu duygu hem size hem karşınızdakine ciddi zarar verebilir. Bunun anlamı da duygularınızın kontrolünü kaybedebilirsiniz demektir. Size küçük bir öneri: Kimse duygularının kontrolünü kaybetmekten hoşlanmaz! Siz de hoşlanmayacaksınız ve bu (aşka demeyelim de) kara sevdaya veda edeceksiniz. Çünkü her şeyi tek taraflı yaşıyorsunuz…
Duyguların kontrolünü kaybetmek çift olabildiğiniz zaman “iyi” ya da “güzel” bir şey elbette… Çünkü duygular kontrolden çıktığında tutkular dizginleri ele geçirir ve libidoya bağlı olarak yükselen; hayatı, ilişkiyi ve zevki canlı tutan bir dinamik ortaya çıkar. İşte size tam teşekküllü bir aşk! Neden? Çünkü romantik ilişkilerde, kişiler “bir bütün” olma eğilimi gösterir, sen-ben ayrımı ortadan kalkmaya meyleder ve tek vücut olma arzusu tavan yapar…

Aşkın ortamı kalabalık

Bir ve bütün olmanın en somut (ya da en ideal) hali de evlilikler olsa gerek… Yukarıda da değindik, erkekler de kadınlar da sevgilisiyle evlenmeyi düşünmeye başladığında, onda kendi ailesinin iyi ve kötü yanlarını aramaya başlıyor. Bilim bu noktayı şöyle açıklıyor: Evlenilecek insan anne-baba figürü değildir; daha çok anne-babamızı kendi bilinçdışımızda nasıl konumlandırdığımızdır! Haydi bakalım, şimdi bu ne demek? Daha anlaşılır açıklaması şu: Kişi aşk adına her ne hissediyorsa hayal ile (yaşadığı aşk) gerçek (anne-babamızın gerçekliği) arasına yerleştiriyor ve bu sayede bir noktadan diğerine geçebiliyor. Zaten biraz da bu yüzden aşk denen şey iki kişi arasında değil iki kişi ve onların arkasındaki güruh arasında yaşanıyor. O güruh öyle kalabalık ki… Anneniz, babanız, sevgiliniz, onun annesi, babası hatta anaokulundaki ilk aşkınızdan lisedeki platonik aşkınıza kadar geçmişten bugüne duygusal yaşamınızda etkisi olan herkes yanınızda! Zaten küçük bir kıvılcım uzun süreli bir aşka dönüşmüyorsa sebebi de bu.
Bir de zamanlama konusu var. Öyle ya, belki de hayatınız aşkı ile her gün karşı kaldırımlarda ama aynı yöne doğru yürüyorsunuz ve haberiniz bile yok. Bazen işten başınızı kaldıramadığınız için onu tanıyamıyorsunuz, bazen ailenin bütün yükünü siz sırtladığınız için etrafa bakamıyorsunuz, bazen önceki aşklardan kalan kalp kırıkları hâlâ yüreğinize battığı için bazen de bütün suçu kendinize attığınız için… Ama itiraf edin: İçinizde hep bir umut var! Olmalı da zaten çünkü malum, aşkı siz bulmazsınız, aşk gelir, sizi bulur!

Aşk hayattır!

Gelip sizi bulan aşka sobelendiğinizde hesaba katmanız gereken üç şey var: Âşık olduğunuz kişi, siz ve ilişkiniz. “Gerisi teferruat” diyenler kadar bunu kısıtlayıcı bir çember olarak görenler de var elbette. O zaman şöyle yapalım: Kendimize, sevgilimize ve ilişkimize değer verelim ama biraz özgürlük ve farklılığa da hayır demeyelim, nasıl olur? Hmmm, mantıklı (bakın yine mantık dedik) ama kişilerin aşkı yaşama ve arzuyu tetikleme şekli de farklı bir yandan. Kimi ikili ilişkileri “romantik bir sözleşme” olarak tanımlıyor. Üstelik bu, her türlü romantik ilişki için de geçerli olabiliyor: Evli çiftler, birlikte yaşayanlar, ilk eşinden çocuğu olup yeni bir ilişkiye başlayanlar vesaire vesaire, aklınıza ne gelirse… O zaman yapılacak olan şu: Aşkınızı ifade etmek için hem özgün hem de özgür olun! Aşkınızı tüm sadeliği ve en somut haliyle dile getirin gitsin. Değil mi ki insanlar o ilişkiden bu ilişkiye koşuyor, bazen aynı anda birçok ilişki yaşıyor, her seferinde “bu daha farklı” diyor ama hep aynı hataları tekrarlıyor ve umut edip kaçtığı her ne varsa gidip yine aynı çıkmazda kayboluyor; o zaman siz niye “Seni seviyorum” ya da “Sana aşığım” sözcükleriyle kodlanmış o bir çift kelimeyi karşınızdakine söylemekten çekiniyorsunuz? Hem… aşkta çekinmek, korkmak, utanmak var mı ki? Reddedilebilirsiniz, evet, bu mümkün. Ama gönül sizin, onda (aslında sizde tabii ki) bu kapasite varsa şöyle düşünmek daha iyi sanki: “Benim aşkım bu değil! Aramaya devam…”
Leo Buscaglia’dan yazılacak bir son söz, buraya çok yakışır bence: “Aşk hayattır. Aşkı ıskalarsanız, hayatı ıskalarsınız!”

Devamı

ERKEK AKLI

Biriktirme hastalığı nedir?

Umut Doğan Yıldız

-

Evinizde ne işe yaradığı / yarayacağı bile belli olmayan şeyleri toplayıp atmaya kıyamıyorsanız dikkat! Belki de hastasınız.

Bugün 60-80 yaş ve üstündekilerin size göre “çöp” olan, kullanılmayan, evde kalabalık eden bir yığın şeyi topladığına, bir yerlere sokuşturduğuna tanık olmuşsunuzdur. Bunlar, savaş görmüş; yokluğu, kıtlığı yaşamış insanlar oldukları için davranışlarının bir açıklaması vardır ve hoş görülebilir. Yaşadıkları o yılları olur da yeniden yaşamak zorunda kalırlarsa diye kendilerince önlem alırlar. Örneğin evlerine doğalgaz bağlanmıştır ama odalardaki sobaları atamazlar. Doğalgaz kesilirse nasıl ısınacaklarını düşündükleri için eski, iç tuğlaları dökülmüş kömür sobalarını, çalışıp çalışmadığını bile bilmedikleri elektrikli ısıtıcıları bir türlü kapının önüne çıkaramazlar. İtiraf etmek gerekirse, Türkiye’de hemen herkesin bu tür davranışlar sergileyen en az bir akrabası, tanıdığı var ve bu tutumları kanıksanmış halde…

Bir de istifçiler var

Tıbbi tanımıyla dispozofobi, ya da kompulsif biriktirme hastalığına sahip olanlar… Bunlar biraz farklı. Bir kere biriktirdikleri hiçbir şeyin belli bir mantığı yok. Örneğin yıllarca dikiş dikmiş yaşlı bir terzinin (artık biraz da o eski ve güzel günleri yeniden yaşar gibi) evini kumaşlarla, renk renk iplik makaralarıyla doldurması gibi değil onlarınki. Veya çocuğunun bebeklik kıyafetlerini, ilk ayakkabısını, ilkokul 1. sınıftaki ilk defterini saklayan anneler gibi değiller. Ya da koleksiyoncular gibi bir veya birden fazla ilgi alanına hitap eden eski ve değerli buldukları eşyaları da toplamıyorlar. İstifçiler, değersiz, sağlıksız, kullanılmayan tüm eşyaları biriktiriyor. Biriktirdiklerinin hiç biri de birbiriyle alakalı değil. Örneğin çekmecelerdeki eprimiş, lastikleri çürümüş eski çoraplar, artık içine girmedikleri 20-30 yıllık giysiler bir yana yedikleri yoğurdun plastik kabı, ödenmiş eski faturalar, okudukları gazeteler, kırık dökük eşyalar, ev araç gereçleri, plastik eşyalar hatta market poşetleri bile biriktirdikleri arasında yer alıyor.

Gerçek sayıları bilinmiyor

İstatistiklere göre Türkiye’de nüfusun %3’ü istifçi! Hastalığın görülme sıklığı da azımsanmayacak kadar fazla. Bu yüzden %3, aslında tahmini bir oran. Arada bir haber bültenlerine “çöp ev” olarak yansıyor ancak gerçekte çok daha fazla sayıda istifçimiz var. Bu kişilerin net olarak tespit edilememe sebebi ise hem kendileri hem yakınları tarafından gizli tutulmaları… Gizli tutulma sebepleri ise hem sorunun farkında olmamaları, hem de sergiledikleri davranışlar. Şöyle ki, istifçiler biriktirdikleri bütün bu gereksiz eşyanın atılması olasılığına karşı sürekli tetikte yaşıyor. Biriktirdikleriyle birlikte psikolojileri de değişiyor ve davranış bozuklukları sergilemeye başlıyorlar. Genel bir kaygı ve gerilimle yaşayıp, kendilerini bir türlü rahat hissedemiyorlar. Biriktirdikleri her ne varsa gerekliymiş gibi davrandıkları ve işe yaramaz eşyalarından bir türlü kopamadıkları için bu kişilere yardım etmek de güçleşiyor. Eşyaların atılmasına engel oluyor ve evlerinin boşaltılmasına, temizlenmesine aşırı tepki gösteriyor, bağırıp kavga çıkarıyor. Sakladıkları bu eşyaların yerini bile unuttukları için aslında hiç işe yaramayan çer çöp arasından herhangi birini bulamadıklarında evlerine girip çıkandan biliyor, onları suçluyorlar. Daha da ilginci, herhangi bir eşyaya sahip olduklarını da unutup, yeniden alıyorlar. Bir süre sonra evlerinde adım atacak yer kalmıyor, ev yaşam alanı olmaktan çıkıyor ve giderek yalnızlaşıyorlar: Ya kimseyi ağırlayamaz hale geliyorlar ya da insanlar yavaş yavaş ziyaretten vazgeçiyor. Bir tür “kaçık” muamelesi görmeye başlıyorlar.

Çocukluktan Başlayabilir

Uzmanlara göre biriktirme hastalığı kendini ilk çocuklukta belli ediyor. Önceleri kalem, silgi vs. gibi eşyalarını biriktiren çocuk, yaş ilerleyip de eskilerine tutkuyla sahip çıkmaya başlıyorsa duruma müdahale edilmesi gerekiyor. Daha çok 50 yaş sonrasında görülmeye başlanan istifçilik, aslında bir tür obsesif kompulsif kişilik bozukluğu (OKKB) durumu… Zaten OKKB’li yani takıntılı hastaların %15’inde istifçilik gözlemleniyor. Bunun temelinde ise dürtü kontrol bozukluğu var. Kişi, takıntılı bir şekilde eline geçen her şeyi evine getirip biriktirmeye çalışıyor ve getirdiği her ne olursa olsun dışarıya atılmasından son derece rahatsız oluyor. Yazının en başında sözünü ettiğimiz yokluk yaşamış ve biriktirme alışkanlığı kanıksanmış insanlar için de böyle bir tehlike var çünkü çocukluk dönemlerinde çeşitli nedenlerden dolayı kıtlıklar ve ciddi ekonomik sorunlar yaşamış olan bu insanlar, ilerleyen yıllarda biriktirme hastalığına yakalanabiliyorlar.

Online istifçiler de var

Öte yandan anne ve babadan, eşten, sevgiliden kalan veya çok sevilen bir arkadaştan hediye gelen bir eşya da ayrılma, koruma ve savunma içgüdüsü ile biriktirilmeye başlanabiliyor. Dolayısıyla duygusal yoksunluklar, reddedilme, aldatılma, sevgi ve şefkat ihtiyacının yeterince karşılanamaması, ilginin eşyalara ya da hayvanlara dönmesine sebep olabiliyor. Sakat, tedavi sürecini tamamlaması için kol kanat gerilenler hariç evinde onlarca havyan besleyen, bunları kimseye veremeyen, gerçekte bakımlarını da yapmadıkları için ciddi sağlık sorunlarına açık hale gelen insanlar da biriktirme alışkanlığına sahip olarak değerlendirilebiliyor.

Daha da ilgincini söyleyelim: Gelen yüzlerce işe yaramaz, okunmuş mail’i silmeyenler de uzmanlara göre istifçi kategorisine giriyor. Bu arada… İstifçiler interneti de aynı amaç için kullanıyor. Neredeyse tüm vaktini internetteki alışveriş sitelerinde ve indirim ilanlarıyla geçiren bu online istifçiler, gerekli gereksiz, ihtiyacı olsun olmasın, ne olursa sipariş veriyor ve “lazım olur”, “işime yarar” düşüncesiyle gereksiz pek çok eşyayı satın alıyorlar. Aralarında kredi kartlarının limitini aşan çok oluyor ama bunu da önemsemiyorlar. Bazıları da ilginç bir şeyler bulmak, başkası satın almadan sahiplenmek dürtüsüyle eskicileri, bit pazarlarını turluyor.

Hastalık olarak yeni tanımlandı

Biriktirme hastalığının “hastalık” olarak ya da obsesif kompulsif kişilik bozukluğu olarak teşhis edilmesi çok eskilere dayanmıyor. Bunun nedenlerinden biri hastalık belirtilerinin genellikle depresyon, anksiyete, toplumsal anksiyete, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi psikolojik sorunları olan kişilerde gözlemlenmesi ve bu hastalıkların belirtisi gibi ele alınması. Bir diğer nedeni ise genellikle yaşlılarda gözlemlendiği için ya anlayış ve hoşgörüyle karşılanması ya da görmezden gelinmesi…

Hastalığın önce ABD’de tanımlandığını söylemek yanlış olmaz. Bu da iki TV programı sayesinde oldu: “Hoarders” ve “Hoarding: Buried Alive”. Bir anda istifçilerin zannedilenden çok daha fazla olduğu da bu programlar sayesinde anlaşıldı. Günümüzde sadece ABD’de 700 bin ila 1,5 milyon istifçi olduğu tahmin ediliyor. Hatta hastalığın obsesif kompulsif kişilik bozukluğuyla alakalı olduğu, bu hastalığa da 14’üncü kromozomun sebep olduğu bile iddia ediliyor. Genel kanı ise istifçilerin aynı zamanda mükemmeliyetçi olduğu ve bir şeyleri atarak yanlış karar vermiş olmaktansa her şeyi toplayıp sakladığı yönünde.

Peki, tedavisi yok mu? Var ancak onun da bir kriteri var: Genellikle biriktirme hali kişinin kendisi ya da çevresindekilerin hayatı üzerinde engel haline geldiyse duruma müdahale ediliyor. Öyle ki yine ABD’de banyo küvetinde bile bir şeyler biriktirdiği için yıkanmayan, evini karınca, böcek hatta fareler basan, biriktirdikleri onca ıvır zıvırdan kendilerine yer kalmadığı için evinin bahçesinde uyuyan istifçiler var!

Burada kritik nokta şu: İstifçi, hiçbir şekilde tedavi için başvurmuyor çünkü hasta olduğunu fark etmiyor, biri söylese de bunu kabul etmiyor. Durumu her kim fark ettiyse gerekeni yapıp, meseleye el konması için çabalaması şart. Tedavi için de istifçinin davranış terapilerine girmesi, içinde bulunduğu durumu fark etmesi yönünde tedaviler uygulanması gerekiyor.

Bir istifçiyi nasıl tanırsınız?

Tüm hastalıklarda olduğu gibi, biriktirme hastalığının belirtileri var. Şöyle ki;
· Gerekli gereksiz demeden her şeyi biriktiriyorlarsa,
· Topladıklarını hiçbir şekilde atmıyor, biri atmaya kalktığında da öfkelenip kavga çıkarıyor ya da en hafifinden öfkelenip kaygılanıyorlarsa,
· Günlük hayatlarında da farklı derecelerde davranış bozuklukları gösteriyorlarsa,
· Topladıkları eşyaların birbiriyle ortak bir noktası yoksa ve birbiriyle ilgisiz şeylerse,
· Evlerinde hareket alanları kalmadıysa, evin tüm odaları hatta mutfak, tuvalet ve banyo bile eşya ile doluysa bu kişiler için istifçi diyebiliriz.

Devamı

ERKEK AKLI

Anksiyeteyle baş etme rehberi

Umut Doğan Yıldız

-

Anksiyete düzenli olarak kapınızı çalıyor ve gelecekte olabilecek en kötü şeyi önceden tahmin etmeye çalışıyorsunuz.

 Eğer anksiyete, diğer adıyla kaygı, varlığınızı felç ediyorsa, harekete geçmenin zamanı gelmiş de geçiyor demektir. Yatışmanın ve rahatlamanın ilk basamağıysa meditasyondan geçiyor.

DERLEYEN: EKİN NAZLI

KAYGI, STRES VE DEPRESYONUN ortak noktalarından biri, zihnimizin olumsuz olayları tekrar tekrar ve devamlı olarak aklımıza getirmesidir. Psikolojide buna ruminasyon, yani zihinsel geviş getirme denir. Bu eğilim, otomatik bir şekilde sürekli geçmiş olaylardan bahsetme, gelecekteki olayları aşırı bir biçimde tahmin etmeye çalışma ve durmaksızın kaygı duymayla tarif edilebilir. Düşüncelerimiz tekrarlayıcı, kendini besleyici ve de kronik olumsuzluklar üzerine kuruludur. Bu durumdayken kaygı hâlinden çıkmak daha da zorlaşır ve kaygı yerleşir, daha doğrusu biz kaygının üzerine yerleşiriz.

Meditasyon da bu ruminasyon döngüsünden ve düşünce tuzağından çıkmamıza yardımcı oluyor ve yargılama gelgitlerimizi yeniden düşünmemizi sağlıyor. Şimdiki ana odaklanan, kendini ve etrafını dinlemeyle vücut duyumlarına dayanan meditasyon, kendimizi merkeze almamızı sağlayarak bizi sakinleştiriyor. Sakinleşirken ne zihnimize yardım talebinde bulunuyoruz ne de bir şey için savaş veriyoruz. Böylece zihnimizdeki kara bulutlar çekiliyor ve güneş kendini yeniden gösteriyor.

Kaygı Krizini Atlatın

Kaygı çok güçlü olduğunda uzaklaşıp mesafe alacak vaktimiz olmuyor. Böyle durumlarda dikkatimizi vücut duyumlarımıza, zihnimizi ise harekete geçmeye yönlendirmeliyiz.

Düşünce ve duygularınızın karmaşıklaştığını hissettiğinizde, kendinize “Şu anda kendimi nasıl hissediyorum?” diye sorun. Bu karmaşık hislerinize merakla yaklaşın; o anın basit bir izleyicisi olmayın.

Nefes alıp vermeye odaklanın.

Düşünce, duygu ve beden duyumlarınıza odaklanın. Bilinçli olarak yaklaşmak, acınızı daha iyi tanımanıza yardım eder. Varlığınızın kaynağının istikrarlı olduğunu ve zor durumlar karşısında hayatta kalabileceğinizi bilmek önemlidir.

Gerçek hakkında bilinçli olun. Zor zamanlardan geçmek var olmanın nedenlerindendir. Duygusal acının düşmanımız olmadığını bilmeliyiz. Acı çekiyoruz çünkü bazı şeyleri olduğu gibi kabul etmiyoruz.

Sorumluluklarımızı fark etmeliyiz. Hayatımızın tanığıyız, kurbanı değil.
Olayları olabildiğince objektif bir şekilde algılamaya çalışın. Bazen bir şeyler yapabiliriz, bazen de yapamayız. Hiçbir şey yapmamayı seçmek, iyi düşünülmesi gereken bir harekettir. Şu anda tepki göstermek problemimizi değiştirebilir. Bu strateji bize etkili bir şekilde yardımcı olabilir.

Dikkatinizi acının kaynağına verin. Suçluluktan, korkudan, kızgınlıktan, bir şeyleri kaybetmekten mi kaynaklanıyor? Bu geçici bir heves ya da inanış mı?

Etkilerle nedenleri birbirinden ayırın. “Problem nedir?”, “Bana olan etkileri neler?” sorularını sorarak durumun hatlarını yeniden belirleyin.

Bulimia Krizinin Önüne Geçin

Yemek bazen bambaşka bir sorunumuzun çözümü gibi görünür. Bu tarz bir açlık krizinde neler yapabileceğinizi öğrenin.

“Şu anda kendimi nasıl hissediyorum?” sorusunu kendinize sorun.
Bedensel gerginlikleri belirleyin ve kendinizi şu ana odaklayın.
Zihninizi rahatlatmak için alıştırmayı birkaç dakika yapın.
Yemek arzusu ve ihtiyacıyla alakalı kendinizi sorgulayın.

Kendinizi yeniden sorgulayın. Rahatlama ihtiyacınız haklı bir gereksinim ama bu şekilde rahatlamak hoşunuza gitmiyor ve akabinde kendinizi suçlu hissediyorsunuz. Kendinizi iyi hissedebileceğiniz başka bir yol var mı? Mesela banyo yapmak, masaj yaptırmak, kuaföre gitmek, arkadaşınıza telefon açmak gibi…

Eğer yiyeceğe ihtiyacınız varsa besin değerini sorgulayın: Besleyici mi, işlenmiş gıda mı?

Her lokmada yemeği ağzınıza koymadan önce onu beş duyunuzla duyumsayın.

Çatalınızı her lokmadan sonra yerine koyun ve lokmanızı uzun uzun çiğneyin. Eğer imkânınız varsa 20’ye kadar sayın. Yutmanın bir refleksmiş gibi tek başına gerçekleştiğini gözlemleyin.

Bir sonraki lokmayı ağzınıza almadan önce ihtiyacınız veya arzunuz var mı diye sorgulayın. Vücudunuzu gözlemleyin: Doydunuz mu, yoksa hâlâ aç mısınız?

Her lokmada bu hareketleri tekrarlayın.

Topluluk içinde, arkadaşlarınızlayken, bir toplantıda veya akşam yemeğindeyken sıkıldığınızı kabul edin. Sıkılmamak için kendinizi doyurmaya çalışmayın. Bilinçli bir gözlemci olun.

Üzücü Bir Olayla Kısa Sürede Baş Edin

Bu alıştırmayı rahatsızlık verici bir olay esnasında uygulayabilirsiniz.
Kendinize “Kendimi şu anda nasıl hissediyorum?” diye sorun.

Düşünce, duygu ve beden duyumlarınızın farkına varın.

Dikkatinizi nefes alıp verişinize ve duyumlarınıza yönlendirin. Şu anda kalın. Eğer vücudunuzda olup bitenlerin tanığıysanız, mükemmel bir kuşbakışına sahipsiniz demektir.

Kendinize şunu söyleyin: “İyiyim, her ne olursa olsun iyiyim.”

Devamı

Popüler

 

www.pilioo.com